Çatı katlı bir havuzumuz var.
Seninle ben…
… “Sen küpürleri hazırla Kokoria! Her şey çok güzel ve yolunda olmalı! Fotoğraflara kim bakıyor? Sam mi? Hemen buraya gelsin! Üçüncü ve beşinci sayfalara kesinlikle yer vermiyoruz. Silin! Burada üç ve beş olmayacak! Kimdi üçüncü ve beşinci sayfalarla ilgilenen Jean ve Costas mı? Hemen odama çağırın onları da! Evet Sam, Jean ve Costas derhal odama gelsin!”
“Hoşgeldiniz güzellerim! Nasılsınız miniklerim? Nasılsınız tatlı şeyler? Nasılsınız piyano tuşlarım? Nasılsınız narin ve kimsesiz minyonlarım? Hayatınız ne renk? Ahh size güzel şeyler söyleyeceğim. İşinizde yükseldiniz. Sen, Jean, artık üçüncü sayfa haberleri değil dördüncü sayfa haberleri yazacaksın. Sen, Costas, artık beş değil dokuzuncu sayfa haberleri yazacaksın. Ve sen, Sam, artık kalamarların fotoğraflarını değil,fok balıklarınının fotoğraflarını çekeceksin. Şimdi çıkabilirsiniz.”
Jean ve Costas hallerinden memnun bir şekilde ayrıldılar odadan. Bilhassa, Costas’ın ayakları yerden kesilmişti. Bu gazetede bu kadar büyük bir yükseliş şerefti. Ama aslında üçüncü ve beşinci sayfa haberlerini tamamen kaldırdığımı bilmiyorlardı; bu gazeteyi tepeden tırnağa değiştireceğimi bilmiyorlardı. Öğreneceklerdi zamanla. Zamanla…
Sam, kafası karışık bir şekilde çıktı odadan. Fok balıkları..? Fok balıkları da neyin nesi? Foklar benim en sevdiğim hayvanlardır ve kargalar… Ve Anna’nın da öyle. Fokları çok sever. Severiz. Kutupları da. Sever. Severiz… Kutuplar. Canım kutuplar. Ahh şaşkın kafam anlatmayı unuttum ona. Şşş ama sürpriz olacak bu. Novemdesilyonlarca ek çıkartıp kapısının önüne sereceğim bu gazeteleri. Ve hepsini minyonlarımla yapacağım. Hepsini kendi minyonlarımla…
Benim yaşadığım dünyada üçüncü ve beşinci sayfa haberleri can sıkıcıdır. Katiller ve maktüllerle doludur. Kafası kopartılmış, bebek gibi kızlarımın koyulduğu çuvallar vardır. Ve tertemiz bebeğimin ırzına geçip bir buçuk gün hapse çarptırılmış piç kurusunun pişkin pişkin güldüğü fotoğraflar vardır. Benim dünyam lanetlenmiş. Önceden böyle değildi, adım gibi eminim. Aden öldükten sonra oldu hep bunlar. Aden ölmemeliydi. Öldüyse bile o son peygamberin canını almayacaktı Tanrı. Her şey daha güzel olabilecekken sarpasardı…
Tanrı’yla konuşuyorum yine bir gece. “Sıkıldım Tanrı’m. Sıkıldım.” dedim. Cevap vermedi. Hep sessizdir zaten. Hep sessiz. Ne esrarengiz bir varlık… Ne gizemli… Bu yüzden seviyorum O’nu. Vuuvv tüylerimi diken diken ediyor varlığı. O öyle susunca ben de sustum. Uyumuşuz.
Bu bir rüyaydı. Olmamalıydı ama. Minyonları görüyordum rüyamda. Minyonlarım vardı. Ufacık ufacık. Sıcacık ve sımsıcacık. Cana yakın ve tatlı minyonlarım. Ellerindeyse tüylü kalemler. Silgi taşımıyorlar ama. Hatasız minyonlar. Çevremde dolaşıp duruyorlar. Ayağı bir kalktım ki hepsi ayağımın dibinde. Ahh Tanrı’m sessizliğin bu yüzdenmiş. Seni tatlı Tanrı! Her şey bu sürprizler içinmiş. Ben kafayı mı yiyordum? Burası gerçek dünya mıydı? Bu yaratıklar da neydi? Tokat attım kendime ve şaşakaldılar beni izleyen ufaklıklar. Hepsi ilk defa gördükleri bu hareketi denediler ve hoşlarına gitmedi; canları yandı. Aman Tanrı’m sıfırlanmış yaratıklar bunlar! İyiliği de benden öğreneceklerdi, kötülüğü de… Hemen yanağımı okşadım ve onlar da okşadı. Bu hoşlarına gitti ve hepsi birbirinin yanağını okşamaya başladı. İşte böyle dedim içimden. Hemen banyoya gittim ve diş fırçalamayı öğrettim onlara. Temizlik güzel şey. İstedikleri şey bir anda ellerinde oluyordu. Mutfağa geçtik. Onlara kahveyi öğrettim. Uuu sevdi hepsi. Kana kana içtiler. Hepsinin gözleri açılmıştı. Onlara uykuyu öğretmemem gerekiyordu. Uyku gereksizdi çünkü. Nasıl olur da uyurdum onların yanında? Ahh, akşam olsun da düşünürdüm bunu. Dışarı çıktık ve yürümeyi öğrettim onlara; hızlı adımlarla yürümeyi. Milyonlarca minyon… Hepsi arkamda. Ve öğrenmeye açlar. Telefonum çaldı. Onlara telefonu göstermemem gerekiyordu. Bilmemeleri gerekiyordu telefonu. Arayan, kız kardeşimdi. Beni kolay kolay aramazdı. O anda yanımızda kumrular vardı. Annem, tam bir kumru hastasıydı. Onları yakalamayı öğretmişti bana. Yakalamayı ve sevmeyi… Bu minyonlar kumruları yakalayamayacak kadar küçüktü. Hemen gidip bir kumru tuttum. Onlar da kumru yakalamayı öğrenmek için çalışıyorlardı. Onlar çalışadursun ben de fırsattan istifade kız kardeşimi aradım. Telefonu açtı ve sesi! Sesi..! O ses! Neden ağlıyordu? Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ve “annem Vichy!” diyordu. (Bana “ağabey” yerine hep “Vichy” der.) Hıçkırıklara boğuluyordu. Sol elim titremeye başladı. Gözlerim kısıldı. Annem küçücüktü. 48 yaşında. Ben kaç yaşındaydım ki o büyük olsun zaten. Ben daha 18 yaşındaydım. “Anneme ne oldu Maria?” diye sorduktan sonra kız kardeşim “Sana ihtiyacım var baba. Sana ihtiyacım var ağabey! Sana ihtiyacım var Vichy!” diyordu.
Babamın ölümünden sonra bunu Maria’ya yansıtmamak için tüm yükü üstüme almıştım. O sorumluluk çok büyüktü o yaşta. Ben baba olmayacak, olamayacak yaşta baba olmuştum. Ben ağabey olamadığım yaşlarda baba olmaya zorlanmıştım Tanrı tarafından. Küçücük, ufacık bir kardeşim vardı. Maria yıllarca beni babası olarak gördü ve tanıdı. Onu, ağabeyi olduğum gerçeğine çok zor inandırdım. Ve şimdi… Şimdi! Evet annemi kaybetmiştik. Anne!
Yana dönüp minyonlarıma baktım sulu gözlerle. Hepsi bir kumru tutmuş; okşuyorlardı. Ve ben karşılarında yeni bir şey yapıyordum. Hemen kumruları bırakıp yanıma geldiler. Onların da gözleri dolmuştu. Tutamadım gözyaşlarımı. Hıçkırıklara boğuldum. Ahh onlar nasıl hıçkırabilirlerdi ki? Zorluk çekiyorlardı iki şeyi aynı anda yapmakta. Ve sakinleşmeye çalıştım. Birini kucağıma alıp sımsıkı sarıldım. O kadar hoş kokuyordu ki. Huzur vericiydi. Öptüm. Kokladım.
Fransız bir bayanla, her ne kadar dilinden anlamasam bile, konuşmak haz verir bana. O ince ve tatlı diliyle konuşması… Zarif ve narin yapısı… Ahh güzel… Nereden geldiyse aklıma. Öyle haz vericiydi sana yazmak. Bu gazete sanaydı. Bu…
Annemi gömmüştük. Başında da piyano çaldırmıştık. “Naval”. Annem bilmezdi ki piyanoyu. Dinlemezdi ki hiç! Olsundu, öyle uğurlamıştım onu. Kardeşim de keman çalmıştı.
Bir ağabeydim. Bir baba. Ve yapıma ve yaratılışıma ters düşmesine karşın bir anne. Tanrı beni anne de ilan etmişti. Tanrı yeryüzündeki tüm vasıfları, tüm sıfatları, tüm statüleri deneyecekti üstümde. Yemin etmişti buna adeta. Buna inancı tamdı. Şu an fakirdim ben. Soğuk, buz gibi bir evde oturuyordum. Biliyordum ki sıcak sımsıcak bir bankta da uyutacaktı Tanrı beni. Çelişkili ben ve güzel Tanrı.
Minyonlarımla iyiydik. Ad koymuştum hepsine teker teker. Aa sayılarını unuttum gitti. Yaklaşık otuz yedi gündür sayıyorum ama unuttum nerede kaldığımı. Novemdesilyonlarca işte. Ve hepsine isim koydum. Onlara hep iyi şeyler öğrettim. Tanrı’ya danıştım hepsinde. Bunu öğretsem mi Tanrı diye sorup öğrettim. Ya da buna henüz hazır değiller diye işaret gönderdi ve ben de sonraki günlere sakladım bazı şeyleri.
Minyonlarım fiziksel olarak olmasa da mental olarak büyümüşlerdi. Yaş kemale ermişti bende de. Tam 19 yaşındaydım. Vuuuvv! Şaşırılacak derecede uzun yaşamışım(!)
Minyonlarımla görev dağılımı yapıp girişmiştik bu gazete işine. Bambaşka bir dünya kurmuştum kendime. Sadece güzel şeyler vardı. Mesela sen! Hepsi harıl harıl çalışıyordu ve fevkalade çalışkanlardı. Gazetenin yedi milyarıncı ekini basmıştık. Az kalmıştı. Çok az sayımız kalmıştı. Bunların hepsini kapının önüne koyacağım güne yüz küsur gün kalmıştı. Sadece sana ait bir gazete. Üçüncü ve beşinci sayfa haberleri olmayan, haberlerin olmadığı bir gazete… Sadece yazılar… Minyonlarımın ve benim yazdığımız yazılar…
Uzunca kanepemde pipomu tüttürürken bir minyon çekmeceden aldığı bıçakla meraklı gözlerle bana doğru geliyordu. Dumanlar boğazıma dizildi. Boğuldum. Bu ne dercesine bana bakıyordu. Hemen aldım ve duvara sapladım. O da gidip mutfaktan yeni bir bıçak alıp yine gelmişti yanıma; yeni bir şey öğrenmenin heyecanıyla… Halbuki ben uzaklaştırmak için duvara atmıştım o bıçağı. Aman Tanrı’m bu minyon o bıçağı duvara atamayacak kadar küçük ve güçsüz… Bunları düşündüğümde bıçağı fırlatmıştı; bıçak gidip diğer minyona saplanmıştı bile… Ve karşısındaki novemdesilyonlarca minyon da aynı şeyleri yapmaya koyuldu.
Minyonlarım ölmüştü.
Bıçakları yok etmem gerekiyordu.
Gazozum bitmiş; doldurup geleyim.
Seni seviyorum.
…
Bu eserin telif hakkı yazarın (Ertuğrul KOÇLAR) kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.