Yahya Efendi Sokağı…

Doruknot: Bu bir saykodelik Folk tavsiyesidir. 1969… “Space Oddity”… Biraz dinler misin? Sonra yaz bana… Konuşalım seninle biraz…

Bir saniye sessiz olur musun? Önce biraz sakinleşir misin? Çok az… Azıcık… Garip bir hâlin var senin… Arayış içindesin… Ilık bir hâl… Ne çok sıcak, ne çok soğuk… Dünya üstünde bir yol var biliyor musun? Şşşş fısıltılarımı iyi dinle, aslında sadece sen biliyorsun. Nereden biliyorsun peki? Ben seni yönlendireceğim.

Yahya Efendi Sokağı var… Bunun konumuzla hiç alakası yok ama… Ne tatlı sokaktır. Şiir gibi… Mabet gibi… Bismillahla girilip bismillahla çıkılan, bir müslümanın mabedi gibi… Şiirle girilen, el ele çıkılan… Koklaşılan… Uzanılıp yıldızların izlendiği… Önünüzden bastonuyla bir amcanın geçtiği… Sakat bir amca… Yanında torunu ya da oğlu vardır… O gelince toparlanırsın hafiften çünkü biriniz Doğu’da büyümüş olun mesela; Doğu’nun ahlakı ve terbiyesiyle büyümüş olun; biriniz de muhafazakar bir şehirde… Biriniz antik dönemleri çok iyi biliyor olsun. Otursun Tuşba’yı anlatsın… Biriniz biraz daha sonraki tarihe hakim olsun, oturduğu yerden Roma’yı anlatsın. “Ben, eskiden Roma’nın hüküm sürdüğü yerlerde büyüdüm” desin… Biriniz kocaman ağızlı olsun… İkiniz de sarışın olsun… Ya da biriniz kumrala çalsın… Ve erkek olan hafifçe seyrek saçlı… Kadın? Kadın da kocaman dişli… Sabırsız, uçarı yürekli, savaşçı ruha sahip olmayan bir kadın… Gönlü sıkılan… Sonra dur… Yahya Efendi Sokağı’na girme işte. Öylesine anlattım. Önünden geçeceksin. Giderken şöyle bir sol tarafa bakarsın diye anlattım. Anlattığım hikaye mi? Hikaye işte… Yaşanmış ya da yaşanması mümkün… Ha giderken bir de Çocuksun Sen’i oku. Arada yutkun… Sesinin karizmasını ve etkileyiciliğini zerre kadar kullanamayacaksın çünkü maşukunla yan yanasın ve birkaç dakika sonra sevgili olacaksınız. Düşünsene… Birkaç dakika önce şiir okuduğun kadın, birkaç dakika sonra şiirler yazabileceğin bir aşkın içine alacak. Eee bir saniye şiir yazabiliyor musun? Beni takip et… Yazacağız…

O sokaktan biraz daha ileri gidelim… Ortaköy’e vardıktan sonra bir ara yol göstereceğim sana… Sağa döneceğiz. İçeri gireceğiz… Derune… En derune… Rizeli de olabilirsin sen mesela ya da Gümüşhane… Altındansa daha çok severim gümüşü… Boşverelim bunları da… Heyecanlan; yaklaşmak üzereyiz. Bunları yüz yüze konuşuyoruz… Şimdi yazıya aktardığıma bakma. Birimiz dil konusunda obsesyonları olan bir adam olsun. Misal veriyorum bak… Yoksa obsesyonla ne alakamız olur?! Elinde olsa konuşurken bile noktalama işareti kullanacak derecede bir obsesif olsun… Haydi sen olma. Ben olayım. Yine iyisin… Çaktırma ama olur mu? Az önce bir şey söylecektim sana da, arada çok konuştum, konu uzaklaştı. Gel, birazcık yolumuz kaldı.

Günlerden ne olsun? O gün Cumartesi’ydi… İncik boncuk pazarı vardı ortada… “O gün ne?” diye soracaksın. Soru sorma; seni cevaplara ulaştıracağım. Tut haydi elimden… Bir saniye cinsiyetlerimizi belirlemedik. Ben erkek olayım mesela, sen de her ikisi… Ama biseksüel değil… Ya da hermafrodit de değil… Sen belli olma. Melek gibi bir şey ol ama melekler gibi mükemmel olma. Çünkü seni bir yere götüreceğim. Melek olursan orayı pek de âlâ biliyor olacaksın.

Biraz daha yolumuz var… Cevapları istiyorsun sen ve yanında kuzenler de yok… Kuzen? Bu çok inceydi, kabul… Bilmediğin bir otobandan da geçmedik gelince… Bir fahişeyi de elimizin tersiyle itmedik bakir olduğumuz için ve o hazzı yaşadığımız kadının ve kendimizin ilki olmak uğruna… Gerçi senin penisin yok ki… Bak bu da inceydi… Anlıyorsun beni değil mi? Anlamayınca sorun çocuklar… Ben reenkarnasyon öncesi bir Edebiyat öğretmeni olmuş olayım… Kutup ayılarına edebi sanatlardan bahsedeyim ve Kutup’a şiirler yazsınlar… “Eriyen buz kütlelerini seyrediyorum gözlerim kapalı…” gibi etkileyici şiirler yazan ayılar yetişsin… Yazsınlar… Dişilerine… Karına… Yolda tabelalar da görmedik… Ve çarpmaktan son anda kurtulduğumuz bir kamyon da çıkmadı karşımıza… Zaten aylık akbil doldurduğumuz öğrenci kartımızla 62 numaralı otobüsten inip yürümeye başladık. Özel aracımız da yok ki… Kırmızı bir BMW’miz de yoktu. (Bunların ne olduğunu yazıda yazmayayım. Sorunca söyleyeyim. Yazıyı okuduktan sonra yaz bana, sorun şu olursa direkt konuya girerim ne anlatmaya çalıştığımı söylerim. “Ne o?” diye sor. Soru bu kadar net! Alengirli sorulara gerek yok.) Biraz sessiz olalım… Gülümseyelim… İkimiz de ellerimizi arkamıza bağlayalım. Ben ılık bir tonla, “karşıdaki…” diyeyim. Gir oraya, sol taraf; alttan altıncı raf; soldan dokuzuncu kitap… Ve iki sıra yanındaki… İkisini al… Oku… Cevaplarının hepsi onlarda… Sonra yanıma gel… Devam edelim. “Burası değil miydi beni götüreceğin yer?” der gibi bak suratıma şaşkın şaşkın. Sola döneceğiz. Bir dürümcü var. Duralım orada. Tut ki karnımız acıktı; eee sen de annene küsmüşsün; kedimiz de yok; oturup bir dürüm yiyelim. Sonra seni bir yere daha götüreceğim. Orası da çok heyecan verici… Gazoz içeriz.

Bu eserin telif hakkı yazarın (Ertuğrul KOÇLAR) kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Bu yazı Denemeler ve Hikayeler, Ertuğrul KOÇLAR kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.