11 Şubat 2011; 22.49
Canım benim… (Bilir misin? Canım dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep. Seni seviyorum). (Canım..?)
11 Şubat 2011; 22.49
Baba… Sam… (Bana bir şey oluyor…)
11 Şubat 2011; 22.50
(Hey…)
11 Şubat 2011; 22.51
Ahahahahah… (Nereye gidiyorsun? Komik değil)
12 Şubat 2011; 09.16
Alo… (Allessandra Lolita Oswaldo…) (Az önce bir şey fısıldadım. Duydun mu? Duymadın mı?) Alo… (Allessandra Lolita Oswaldo, Graham’ın sevgilisi, ne şanslı kadın, enternasyonel kısaltma)… Özür dilerim dalmışım… Telefonda olduğumun farkında bile değilim. İyiyim, çok iyiyim; mavi… Senin ne renk? Ahh ne hoş… Bugün buluşacak mıydık? Ne zaman karar vermiştik buna? Dün mü?
(N’oluyor bana?)
13 Şubat 2011; 17.00
Merhaba… Sanırım… Kötüyüm biraz. Kusacak gibiyim. Midem bulanıyor ama bunu gerektirecek bir şey yok ortada. Kötü beslenmiyorum. (Zeus bakıyor yukarıdan!). (Bir saniye! Az önce bir şey fısıldadım duydun mu?). (Yavaş yavaş…). (Bak bak şimdi de… Fısıldadım duydun mu? Tanrı’m kafayı mı yiyorum?) Ben değilim sanki… Kimim ben? (Biliyorum Sam olduğumu gerizekalı.) (Orospu çocuğu). (Ohh iyi ki duymadın. Sen nasıl psikologsun? Derdime çare bulsana. İyi değilim diyorum.) İyiyim ben. Kendimi farklı hissediyorum. Bir tuş gibi hissediyorum ve üstümde piyano çalmasını bilmeyen piyanistin sert vuruşları gibi ağır yüklenişler var. (Anlamıyorsun işte. Bak güzelim, bak gözüm, bak salak, hah işte b..bak küfrettim sana. Duymadın mı? Fısıldayarak ettim çünkü.). O ben miyim? Fısıldayan bir şeyler var içimde. Ya da ben fısıldayan biriyken özüm çok farklı. Bakın hanımefendi, (bak hocam). (İşte… Az önce ne dedim ben? Bundan önceki cümlem neydi? Evet evet “bakın hanımefendiydi” hemen sonra bir şey daha söyledim o neydi? Hayır! “Az önce ne dedim ben?” değildi. Bir şey fısıldamıştım.) Konuşmamızı bitirebiliriz. Önümüzdeki hafta gelip gelmeyeceğimi size (sana), (şimdi bunu da duymadın değil mi?) bildireceğim. Çok etkili oldu bu konuşmamız. (Hiçbir boka da yaramadın.) Teşekkür ederim. Çok hoş kalın. (Neticede yorgun bir kadındım ben. Kadın mıydım ben? Erkek miyim? Erkeğim ben. Adım Sam. Çizgilere basmıyorum ve boğazıma kadar iliklerim düğmelerimi. Sen de çok hoş falan kalma.). (Haahh… İşte farkettin… Saniyelerdir kapıda sana söylediklerimi duymadın mı? Ne yani bomboş size mi baktım? Tanrı’m…)
13 Şubat 2011; 19.48
Ben az yiyeceğim. (Çok açım. Hemen yemek yapın. Yiyeceğim). Ahh canım anneciğim, ne güzel görünüyor. (Hey kadın! Bu çok az… Başka yemek yok mu? Bu etler çok yağlı. Hem ben karides yemem. Kalamar da yemem. Zaten yemekler de karides ve kalamar değil. Olsun. Yemem. Bu yemekler buz gibi.). (Az önce söylediklerimi duymadınız mı? Baba sen?). (Nasıl bu kadar umursamaz olabiliyorsunuz?). (Ya bakın benim içimde farklı biri var. Şizofren mi oluyorum? Paranoyaklaştım. Biri var; hissediyorum. Ama hoş bir şey. Ya bakın ben…). (Duymuyor musunuz?). (Kime anlatıyorum?).
14 Şubat 2011; 09.25
Çok çalıştım ben de; çok heyecanlıyım, geçelim artık şu sınavı… (Hiç çalışmadım. Zeus. Yukarı. Kar… Yoruldum. Hiç de heyecanlı değilim. Bu hikayeyi önceden biliyorum. Yavaş yavaş… Ilık. Geçelim şu sınavı. Ahahahaha. Ben kafayı yiyorum biliyor musun? Ama hoş bir kafayı yiyiş. Bak kimse beni duymuyor şu anda değil mi? Sesimi duyan var mı? İşte hepinizi… Hepinizin…).
14 Şubat 2011; 12.03
İyiydi. Okuma sorularında biraz zorluk çektim. Yoğunlaşamıyorum. Sam’i çok özledim. Çok ama çok özledim. (Ben de… Ben de… Ben de seni çok özledim.). (Bir saniye Beçelia’yla konuşabildim sanırım.) (Fısıldıyorum duymuyor musunuz? Beçelia…)
14 Şubat 2011; 21.07
Geçtim bugün sınavı biliyor musunuz? (Yukarıda bir güç var ve seni etkisi altına alacak. Seni öyle bir çevreleyecek ki ufacık kalacaksın ve aslında evrenin en büyüğü olacaksın. Sen içindeki fısıltıyla en büyüksün. Yavaş yavaş… Sen içinde kocaman bir kişi daha besliyorsun. Şaşkın… Sen… Canım… Demeseydim… Demeseydim senin yanında olabilirdim.). Baba kendimi kötü hissediyorum. (Tamam tamam çok konuşunca böyle oluyor. Sustum. Haydi iyi hisset.). Midem çok bulandı birden… Baba… Ben iyi değilim. Ama iyi olmama sebebim, içimde aktif bir volkan varmış gibi hissediyorum. Sam’i çok özlüyorum. Anlamıyorum. Kusacak gibi oluyorum ama içimdeki coşku bambaşka… Sam’i çok başka özlüyorum.
15 Şubat 2011; 15.00
Merhaba Eğika Hanım. (Merhaba gerizekalı psikolog). Evet biraz erken bir görüşme oldu ama çıkmazdayım… Ama ucu apaçık bir çıkmaz… Önümdeki ucu bucağı olmayan yolu çıkmaz olarak görüyorum. Doluyum. Ama hani ağlayamıyorum diye değil; pek de ağlayabiliyorum ama bu doluluk ciddi anlamda doluluk. İçim dopdolu. (Nasıl kasvetli bu karının odası! Zaten Salıları sevmem, bugün gelinir mi bunun yanına güzelim?!). Eğika Hanım rica ediyorum bana yardım edin… O kadar başkayım ki… Anlatamıyorum. Altı milyarlık nüfusu olan bir gezegeni tek başıma taşıyor gibiyim. Ama sadece bir kişinin bu kadar ağırlığı varmış gibi… Sam öldükten sonra çok büyük bir boşluğa düştüm. Ama birden doluverdim gibi… Eğika Hanım..? (Ahahahahah uyuyakaldı gerizekalı kadın! Ahh be güzelim ben sana diyordum hep, bu kadın işini bilmiyor diye.) Eğika Hanım..? Siz iyi misiniz? (Resmen uyuyakaldı. Ve sular da kesildi. Tanrı’m bir kere olsun sesimi duymasına izin ver, bu gerizekalı kadının, gidip kulağına fısıldayayım. Heeeyyy Eğika! Uyansana! Duysana sesimi! Duym…). (Duyuyorum.). Eğika Hanım… İyi değilsiniz siz… Eğika Hanım! Alo… (Bir saniye… Sen… Sen beni duyuyorsun. Sen? Sen… Öldün mü?). Acilen bir ambulans istiyorum. Çok acil. Nabzı atmıyor. (Seni neden duymayayım?). (Beni aylardır duymuyorsun. Kimse duymuyor. Bak burada kim var? Sen nasıl terapistsin yarıda bıraktın her şeyi!). (Bu Beçelia… Sen? Sen… Sam? Bu sistem? Neredeyim ben? Kafayı mı yedim?). (Her şeyi anlatacağım… Her şeyi… Nasıl öldün? Neler hissettin?). (Önce sesler flulaştı ve görüntü de… Sonra bir soğukluk… Ilık bir ağırlık… Tutamadım… Sonrasını hatırlamıyorum. Sen peki? Sen nasıl öldün?). (“Canım benim”den sonra…). (O ne demek?). (Beçelia’yla beraberdik, birden sarıldı bana, her sarıldığında şefkat ve merhametle “güzelim” derdim. O sefer biraz farklı olmuştu. “Canım benim” demiştim. Ve sonrasını burada getirdim. Ölmüştüm.). (Sonrası ne?). (Canım benim… Bilir misin? Canım dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep. Seni seviyorum.). (Sen… Beçelia’nın içindeki doluluk… Fısıltılar… Büyük yoğunluk… Mutluluk… Neden böyle bir ölümü hoş görmüş sana Tanrı? Bunu hiç sordun mu O’na Sam?). (O şiiri çok önceden yazmıştım. Evet o bir şiirdi ve Beçelia’ya yazmıştım. Bir gün ikindi buluşmasında Tanrı’cığıma öyle bir yalvarmışım ki, “bu şiiri öyle gerçek okuyayım ki, hissetsin!” diye, daha “canım benim”i söyleyince anlamış şiire başladığımı ve küt diye alıvermiş canımı, gerçekten de “canım benim” deyince canımın sevdiğime koştuğunu, sevdiğimin hissetmesi için. O günden beri Beçelia benimle yaşıyor… Benim canımı güzelliğin içinde var etti Tanrı! Aslında ölü değilim. Daha çok yaşıyorum. Ha bu arada, ben Ahmet… Ahmet Arif…). (Nasıl? Sam değil miydin? Sam diye biliyordum?). (Yok! O batı özentiliğinden. Piçliğine. Git tadını çıkart arka tarafın. Haydi…). (Sen..?). (Benim en büyük tadım karşımda senin cesedinin başında ağlıyor; Beçelia’cığım… Onun kulağına şiirler fısıldamalıyım. İyi olsun… Canım benim… Bak meselâ ölmüyorum artık. Gülersin tabii. Canım Tanrı…)
…
Bu eserin telif hakkı yazarın (Ertuğrul KOÇLAR) kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.