Mahkum…

Doğmuştu. Nurlar içinde bembeyaz bir kızları olmuştu. Adı da hazırdı. Beyza. Ben koydum bu adı. Beyazı anımsattığı için… Belki de beyazla hiç alakası yoktur. Ama güzel isim Beyza. Ama güzellik… Değiştirdim fikrimi. Fikrimde bir şey varsa o olur. Ama sen gelirsen o fikrimin içine hemen seninkiyle değişirim. Beyza’ysa, güzellik olur; esmerse, sarışın olur; siyahsa, beyaz olur; irice ve toplucaysa, incecik ve zarifçe olur. O tek başına karsa sen de gelince fikrime, yağmur olur yağarsın. Eritirsin o fikri…

Bir halı alıp girmiştim içeriye. Adam oldukça kaba ve Rus’tu. Rus bir gardiyan. “Ne işin var burada?” diye sorasım vardı. Yakışıklıcaydı. Ve uzun boylu… Kolyesi vardı altın sarısı. Kıro bir Rus. Arkadaşım Rus… İçeri soktu ensemden tutup. “Yat istediğin yere.” dedi bir yatak olmasına rağmen. Saçları Amerikan tıraşlıydı. Ve çelişkili bir Rus’tu. Saçma hareketleriyle tüm karizmasını yerle bir edebilecek dengesizliğe sahipti.

Gariptir ki burada pencere var. Penceremin karşısına astım halımı. Bir ev var halımda. Ve İran halısı… Garip desenler var. Öcüler var. Afakanlar basar gece bakarsan. Afakanlar var içinde.

O geceydi. O gündüzdü. İşte o gündüz… Afakanların bastığı bir gündüz yaptım ne yaptıysam. Bir tavuk bulmuştum yolda. Gıdaklıyordu. Kafasını kopartıp ağzıma atmıştım. Ve anında kusmuştum. Yanıma bir teyze gelmişti. “O öyle yenmez şaşkın! Üstündeki tüyleri kopart; öyle dene.” Üstünde kırmızı tüyler vardı. Ve çilliydi. “Hayır!” dedim. “Çilleri midemi bulandırdı.” Yanından bir horoz geldi ve teyze onu alıp, “Bak bu temiz!” deyip kafasını kopartıp verdi elime. Duraksadım. “Ben horoz yemem!” dedim. Kızdı bana. “Neden öldürmeden söylemedin o zaman piç kurusu!” dedi. Bana dedi!

“Teyze adın ne?” diye sordum. “Hatice.” dedi. “Kaç yaşındasın?” diye sordum. “Pazartesi günü seksen bir olacağım.” dedi. Duraksadım. Afakan geldi sağ koluma girdi. Afakan kötü biriydi. “Artık girmeyeceksin!” dedim Hatice Teyze’ye. Şaşırdı; korktu. “Hayatında hiç keklik gördün mü?” diye sordum. “Evet.” dedi. “Keşke görmeseydin.” dedim. “Peki ya flamingo gördün mü?” diye sordum. “Hayır!” dedi. “Havaya bak!” dedim. Yalan atmıştım ama bir baktım ki yüzlerce flamingo üstümüzden geçiyor. “Aman Allah’ım!” diye haykırıyordu Hatice. Durdum. İzlesin istedim. Hiçbir insan flamingoların göç edişini izlemeden, doya doya izleyemeden ölmemeli. Bu adaletsizlik olurdu diye düşündüm. Kafasını an olsun çevirirse işe koyulacaktım. Ve, “Bakar mısın şunlara güzel çocuk! Nasıl da güzel uçuyorlar, sana minnettarım!” dedi ve kafasını bana çevirdi, gülümsedi. Söz vermiştim kendime. Tuttum kafasını… Koparttım. Ağzıma götürdüm. Rahatsız etti tüyleri. Tavuk gibiydi. Saçları tel tel olmuştu. Berber Hamdi vardı yanda. Gidip sıfır numara makinesini aldım; saçlarını kazıdım. Ve tamamdı. Yine kustum. Bayılmışım. Ama bayıldığımın farkındaydım. Tepemde yamyamlar vardı. Ayağa kalktım. Biraz daha yerde uyusaydım kafamdan olabilirdim. “Poliiiis!” diye bağırdım. “Adalet bekçisi yok mu? Bunlar beni öldürecek!” dedim. Ve polis geldi. Aldı beni. Korumak için kodese getirmişlerdi. “Burada güvendesin!” demişti Amir Bey. Evet burada kafam güvendeydi.

Afakan başarmıştı. Ve benimle kodese girmeden ilk sağdan dönüp kaçmıştı. Gölge gibiydi. Kirli bir beyazı vardı. Grimsiydi. Kodeste de el izlerini görebiliyordum. Pencerem tavuk çiftliğine bakıyordu. Burada güvendeydim ama ya tavuklar? Onlar da güvende miydi? Penceremden atladım ve pencereyi kapattım, cereyan yapıp gardiyanı uyandırmasın diye. Onlarca tavuğun arasındaydım. Hepsiyle tavuk dansı yaptım. Kolumun ön kısmını dirsekten kırmış, koltuk altımı açıp kapatıyordum. Tavukların hoşuna gitmişti. Biri geldi yanıma ve kafasını koparttım. Attım ağzıma. Diğerleri kahkaha atıyordu. Adı Kerime’ymiş. “Kerime gittiieee!” diye bağırıyorlardı. Neşelenmişlerdi. Aralarına daldım. Kovalarken bile bir ritimle kovalıyordum. İki geri bir ileri figürler çiziyordum. Birini daha yakaladım. Aldım güldüm yüzüne. Göz attım. Ve “goodbye my chicken!” dedim. Sapıklaşmıştım. Kopardım kafasını. Diğerleri daha da keyiflendi. Adı Ayşegül’müş. Sonra sırasıyla Hayriye, Nuriye, Yıldız, Sezen, Tuna, Tülay, Suzan… Ve en sonuncuya gelmiştim. Ondan sonra başka kalmadığı için ilk önce adını sordum. “Benim adım Elif!” dedi.

Her yer tavuk kafası ve tüyü olmuştu. Sıkılmıştım. “Gel!” dedim. Elime aldım ve ayaklarını koparttım. “Sen böyle dur. Senin kafanı kopartmayacağım.” dedim. Gıdakladı. “Onlarla bana neden farklı muamele ettin. Kes kafamı! Kopart haydi! Ayaklarım olmadan ne yaparım ben?!” Kahkaha attım. “Dans edemezsin mesela. Ben ederim ama sen edemezsin!” dedim. “Öldüreceğim seni!” dedi. O anda pencere açıldı ve vahşeti gördü Amir Bey. İçeri girip “Yastığım oldukça sertti amirim. Onun için yaptım.” dedim. Anlayışla karşıladı ve “İyi yapmışsın canım, rahatına bak!” dedi. Ayakları olmayan tavuk bağırdı ve amir ona baktı. Şikayet etti beni. Amir tavuğu haklı buldu. Rus gardiyana göz kırptım. Amirin kafası da uçmuştu. Gardiyanla kol kola girip tüm adalet sistemini değiştireceğimize yemin ettik. Uymayan olursa kafasını kopartıp yeriz diye anlaştık. Ve başladık. Yola koyulduk.

Her şey yolunda gidiyordu. Önümüze çıkan herkese ültimatomlar veriyorduk, kabul etmeyenin kafasını alıyorduk. Bir Perşembe günüydü. Birinin karşısına çıktım. Anlattım halimi. “Hayır!” dedi. “Yaşın küçük!” dedi. “Büyük bir boşluktayım.” dedi. “İmkansız!” dedi. “İyi de ne alakası var?” diyordum. “Bunun konumuzla alakası ne?” Kulağımda sürekli bu yankılanıyordu. “Lea!” diyordu bana. Adımı nereden biliyordu? “Sen benim için çok tatlısın.” diyordu. “Tatlı mıyım?” diyordum. “Ben herkesin kafasını koparttım nasıl tatlıyım?!” diyordum. Yanağını uzatıyordu bana. Kafasını sarmalamak istiyordum. “Canım!” diyesim vardı. Yanımdan sıyrılıp gitmişti. Rus gardiyana ne derdim? Aşıktım ben bu kıza. Aşık olmuştum. Sözümden dönmüştüm. Rus’un yanına gittim. Anlattım. “Her şeyi hatırlıyorum.” dedim. “Sanki önceden yaşamışım da tekrar yaşadım.” diyordum. Rus derin bir ah çekti. “Ahh!” dedi. “Evet bunu da hatırlıyorum.” dedim. Ve. Ve. Ve Rus gardiyanın kafasını kopartmıştım. Yeryüzünde hiçbir insan kalmamıştı. Sadece o güzellik ve ben. Sadece onun ve benim kafamız yerindeydi. Karşısına çıkmam gerekiyordu. Ama nasıl? Ama nasıl?

Ayaklarını kestiğim tavuğun yanına gittim. Ona dönüp “bugünleri yaşayacağımı bilmiyordum. İyi ki senin kafanı kopartıp öldürmemişim!” dedim. Ve kollarımı kesip ona verdim. Sessizce kulağına eğildim. “Kopart kafamı ve ona iyi bak!” dedim. “Ayaklarım da senin olsun. Ama sev onu. Dünyada sadece ikinizsiniz. Sakın yaşını söyleme. Ve sakın bana ait olduğunu da söyleme. Ruhumu da al. Ben olarak git ona. Ama farklı görün. Belki o zaman sever beni. Ama sever beni. Bir şekilde sever beni. Varsın bu şeklide sevsin. Ama sevsin. Yaşa onunla. Ve onu benim kadar sev. Benden fazla sev. Sevginin her halini ver ona. Yalvarıy…”

Bu eserin telif hakkı yazarın (Ertuğrul KOÇLAR) kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Bu yazı Denemeler ve Hikayeler, Ertuğrul KOÇLAR kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.