Gece ve Kurdun Kocayınca Maskarası Olduğu İt…

Geceydi. Beyaz bir gece… Beyaz gece mi olur? Ben o gece her şeyi beyaz görüyordum. Arkama dönüyordum. Susamıştım. Önüm bembeyaz… Arkadaşlarım değişmişti. “Bir Tanrı’n var senin. Bu asiliğini ve aykırılığını bir köşeye bırak. O’ndan özür dile… Affedecektir seni. Haydi af dile… Ama bunun için arkadaş çevreni değiştirmen gerekiyor. Arkadaş çevren çok etkiliyor seni evladım.” derdi bir öğretmenim. Adı Hulusi’ydi. Dikdörtgen gözlüklü ve saçlarını limonla hep yana yatıran bir öğretmen… Bıyıkları kaytan… 70’lerin liselerinde eğitim veren Edebiyat öğretmenleri gibiydi. Gözleri soluktu. Gözlerinin feri sönmemişti de mum ışığı ayarında yanıyordu sanki. Ferinin altı kısılmıştı… Bana tavsiye ettiği şey, Hulusi’nin inancı ve dogmaları itibariyle, tövbeydi. Tövbe etmek için de arkadaşlarımdan vazgeçmem gerekiyordu… Ona göre öyleydi. Arkam simsiyahtı… Önüm bembeyaz… Korkuyorum abla… Annemin ve babamın olmaması korkutuyor beni… Üstüme çıktı. Oyunlar oynadık. Gıdıkladı. Hıffss! “Tırnakların battı!” dedim. Yüzüne baktım… “Sen..!” dedim. “Şşş!” dedi. Yanıma serildi.

Ben Sam Richard. Samuel Richard Lea… Fazlasıyla bilge ve entel bir ailenin ikinci, en küçük, üyesiyim. Sadece bir ablam var. Anna Lea… Aramızda altı yaş fark var… Aramızda dağlar, yollar, yıllar var… Üstelik de uzun zaman olmuş kimse sımsıkı sarılırken görmemiş. Kıskançtır. Kıskanç ve huysuz. Asi de oldukça… Hayatının en hassas ve ateşli yılları, benim şefkate ve yoğun ilgiye en ihtiyaç duyduğum zamana denk gelmişti. Kendimi alta çekiyordum. Henüz dilim varmıyordu ki beynimdeki kelimeleri dökeyim. Henüz dudaklarım kavuşmuyordu ki konuşayım. Ufacık yaşlarda kocaman ve siyah bir şeyle tanıştım. Bembeyaz ve aralarında siyah küçük tuşlar bulunduran uzun ve büyük bir şey. “Piyono”. O zamanların “piyono”suydu. Annem, katyaya hazırlattığı, Fransisko pirinciyle yapılmış pilavı yedirirken, ağzım tamamen doluyken konuşmaya başlardım: “Piyono çolocoğom!” derdim ve bir kaşık daha alırdım ağzıma. Altı hafif yeşil bir tabağımız vardı. Zümrüt taşlarıyla bezenmiş. Hep o tabakta isterdim. Tadını verirdi sanki. Pilav bittikten sonra katya elimden tutar banyoya götürürdü. Aynadan kendime bakardım. Çenem parlardı. Pilav yediğimin kanıtıydı bu. Çenem parlak ve dudaklarım pembeleşmiş. Ahh Fransisko pirincinin kalitesi yok mu(!) Ağzımı yıkardım. Koşa koşa “piyono”mun başına geçerdim. Da. Daan. Din… Son sesi verince aklıma Hulusi geldi.

Büyüyordum. Oldukça toramandım. Yaşıtlarımdan uzun ve kiloluydum. Öyle kiloluydum ki okul kıyafetlerimi Milano’daki özel tasarımcılara diktirirdik. İtalyan işi giyermiş erkek adam, babama göre. Ve İtalyan erkekler zarifmiş. Okulumda sessiz bir çocuktum. Hiçbir zaman çok konuşamadım ki. 14 yaşındaydım. 14 yıllık hayatımda hiçbir zaman çok konuşamadım. Sustum. İçimden, deliler gibi beynime konuşuyordum. Arkadaş çevrem Sam, ailem Richard diye seslenirdi. İki insandım ben. Ailemde Richard. Dışarıda Sam. Kendi iç dünyamda Samuel… Kendime hep “Samuel” diye seslenirdim. Ben farklı biriymişim de içimdeki Samuel farklı biriymiş gibi oyunlar oynardık. Onu alır yorganımın altına saklardım. Maviydi Samuel. Koyumsu bir mavisi vardı. Tatlı bir mavi… Gözleri de siyah… Simsiyah… Ben, sarı saçlı; ela gözlü… Bana çok şey öğretirdi Samuel. Her gece yorganımın altında saklanır, yorganı aralayıp yıldızlardan bize bakan Pluto süvarilerinden gizlenirdik. Bi’ bakarlardı, hemen yorganın altına girerdik. Fısıldardım Samuel’e: “Dönmüşler midir?” ve elime alıp, tek gözünü yorgandan dışarı çıkartırdım. Dönerdi bana: “Ben göremiyorum bir de sen bak!” derdi. Sorumluluk yüklenmiş ve kahramanımsı bir halle, “Sessiz ol ufaklık, ben bakacağım.” derdim. Ve bakardım. Bazen yakalanırdık ve savaşırdık. “Tufufufu ateş ateş. Tufufufu Samuel sen arkadakilere yüklen!”. Annem gelirdi. “Katyaa! Richard’ı neden uyutmadın?! Derhal buraya gel!” derdi. Katya yanıma gelirdi. Elini göbeğimde gezdirirdi. İçimde bir kertenkele sürüsü koşuşturmaya başlardı o anda. Bu yeni yeni olmaya başlamıştı. Katya her zaman benimle böyle ilgilenir… Bugünlerde bu ilgisi başka şeylere sebep oluyordu. Volkanik bir yanardağ aktif hale geliyor ve doruk noktasından lavlar fışkırıyordu. Hatta öyle oluk oluk lavlar fışkırtıyor ki çevre köylere kadar yayılıyordu. 14 yaşındaydım. Erkektim. Ve bir şeyi daha keşfetmiştim.

17 yaşındaydım. Piyano çalmayı epeyce ilerletmiştim. Her gün, akşam saatlerinde frakımı giyerdim ve otururdum. Piyanoyu odama taşıttırmıştım. Ben kalabalık yerlerin, toplantıların adamı ve beni dinleyenlere resitaller sunacak bir adam değildim. Rahatsız hissediyordum. Bu ben değildim. Odamda kendimce bir şeyler yapardım. Çok farklı şeyler de yapmaya çalışırdım üstelik. Bir gün… Salı… Salı akşamı, 19.01… Piyanomun başına oturup sadece tuşları izledim. Ve birkaç tuşun üstünde parmaklarımı gezdirdim. “Ba!” deyip ağlamaya başladım. Devamı geldi. Parmaklarım kontrolüm dışında akıp gidiyordu. Gidiyordu. O gün, ev bomboştu. Ailem bir iş yemeğine gitmişti. Ablam sahile koşuya… Katya dedesinin yanına… Evde tek başımaydım. İlk eserimi çıkartmıştım. Duygu akışı bittikten ve tatmin olduktan sonra kayıt cihazını elime alıp çaldığım eseri notaya dökecektim ki, aşağıdan uzun süredir gelen sesin telefon olduğunun farkına vardım. Ağır adımlarla indim. Hiçbir zaman koşan bir adam olmadım ki… Hep ağır… Sakin… Telefonumu açtım. Soğuk bir ses… Kalbimden bir şey aktı. Soğuk ses konuşmaya başladı, “Samuel Richard Lea’yla mı görüşüyorum?” dedi. Bana bugüne kadar ilkokul öğretmenimin ilk yoklamaları haricinde adımın tamamını söyleyen olmamıştı.

İnsanlara alışamıyordum. Duygusal yönü ağır bir çocuktum. Kendimin farkına vardığım zamanlardan sonra bunu söylemekten hiç çekinmedim, babamı daha çok severim. Sinirlenmez, sinirlenince kendimi komik bulurum. Sinirlenmek saçma ve pespaye bir hal… İnsan neden o hale sokar ki kendini… Büyümüştüm artık. Çocuk değil, adam adayıydım. İnsanlar görmüş ve tanımıştım. Kaba, koşuşturan, duygusuz, dolandırıcı ve onlarca insan… “Değişmeyi ister misin?” diye sorardı hep, Psikolog Eğika… “Hayır! Ben böyle çok mutluyum!” derdim. Sessizliğim öyle bir hal almıştı ki artık kendimi bambaşka yollara çekiyordum. Beni mutlu edecek yollara… Piyano çalıyor ve besteler yapıyordum.

“Baba! Bab… Babam… Annem de mi? O da mı? Durumları..? Hangi hast..? Ne?! Ölül… Geliyorum.”

Frakımın sıkan birkaç düğmesini çözdüm. Gözlerim an olsun kırpılmadı. Dimdik ve garip bir şekilde evin içinde yürüyordum. Lüks parkelerimizin üstünde ayaklarımın sesleri bariz bir şekilde belli oluyordu. Piyanomun başına geçtim. Frakımın düğmelerini ilikledim. Oturdum. Az önce yarım bıraktığım kelimeyi tamamladım. Telefon çalmadan önce piyano çalmak için otururken dediğim şeyi… Ve bir “ba” daha ekledim. Sağ gözümden sıcak bir yaş aktı. “Baba!” Notaları yazacağım kağıdı elime aldım. Notaları yazmamıştım henüz. İsim kısmına yazdım: “Baba Lea ve Anne Lea”… Anna’yı aradım. Sustum. Yutkundum. Onu almak için yola çıktım…

Defnettik. Babamın cansız bedeni iki elim ve göğsümün boşluğunda kayıp gitti. Babamla, annemin olmadığı günlerde hep oyunlar oynardık. Annem bu oyunları hoş görmezdi. Babamı hiç yenemez; hep o beni alt ederdi ve “bir gün beni yere yatırırsan işte o zaman adam olacaksın!” demişti. Ben çocuk kalmaya devam ederdim. Benim çocuklukla bir alıp veremediğim yoktu ki… Zaten çocukken de pek ala büyük gibiydim. Babamı yenmek elbette istiyordum ama… Ama yendikten sonra gülüşerek, yattığımız yerde sarılmayı da… Babamı yere yatırdım. Sarıldım… O..?

Annemin ufacık bedeni… O da kayıp gitmişti ellerimin arasından. Bu çok büyük bir yüktü. Anna geldi. Sarıldık. Ağladık. Boğulana, nefessiz kalana kadar ağladık…

19 yaşındaydım. İnsanlar iyice anlaşılmaz bir hal almıştı. Anlamıyordum onları ve kendimi de anlatamıyordum. Kötülük, yalan, aldatmacalar, pis ideolojiler ve ufacık çocuklarımın ölümü, bembeyaz kızlarımın mis ve taptaze bekaretlerinin çalınışı… Yaşadığım dünya büyük bir kaos içindeydi. Tür olarak irade ve akıl sahibiyken nasıl bu kadar aşağılık olabiliyorduk. Hulusi geldi yine aklıma. “İnsan, eşref-i mahlukattır!” derdi. Yaratılanların en şereflisi! Öyleyse… Bu gördüklerim, rastladıklarım, duyduklarım neydi? Hangi türdendi bu yaratıklar? Anlayabilecek miydim? Rezil bir hal almıştık.

Yaşadığımız şehri değiştirmiştik Anna’yla. İlk zamanlar çok boğucu gelmişti. Alışmaya çalışıyorduk. Anna daha çabuk alışmıştı. Ama ben… Olamamıştım. Yapamamıştım. En sevdiğim renkler siyah ve beyazdı… İç dünyamda büyük karmaşalar olmasına rağmen mutluydum. Deli miydim ne?!

Oturuyorduk bir gün Anna’yla… O işten çıkmıştı. Ben de okuldan… Kahve içiyorduk. Suskundum her zamanki gibi. Sordu, “Hayat nasıl gidiyor Richard?” diye. Duraksadım biraz. Uzaklara bakarak: “Her şeyi siyah ve beyaz görme imkanımız var mı acaba? Düşünsene Anna! Her şey siyah ve beyaz… Ahh Tanrı’m eğer varsan bana bunu bahşeder misin?”

Geceydi. Beyaz bir gece… Beyaz gece mi olur? Ben o gece her şeyi beyaz görüyordum. Arkama dönüyordum. Susamıştım. Önüm bembeyaz… Arkadaşlarım değişmişti. Arkam simsiyahtı… Önüm bembeyaz… “Korkuyorum Anna… Annemin ve babamın olmaması korkutuyor beni…” Üstüme çıktı. Oyunlar oynadık. Gıdıkladı. “Hıffss! Tırnakların battı!” dedim. Yüzüne baktım… “Sen..!” dedim. “Şşş!” dedi. Yanıma serildi.

Samuel Richard Lea ve Anna Lea… Artık iki büyük sokak köpeğiydik.

….

Bu eserin telif hakkı yazarın (Ertuğrul KOÇLAR) kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Bu yazı Denemeler ve Hikayeler, Ertuğrul KOÇLAR kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.