
Yazdım…
Uzun zaman ve uzunca, yazdım. Fakat yazmak bir şeyleri değiştirmiyor. Keşke yazdıkça değişse her şey…
Kendi acılarım beni kollarımdan tutup dibe çekiyor. İçim karanlık bir boşluk. O boşluğun kimliksiz kahramanı da benim.
Beyazların siyahileri sömürdüğü gibi insanlarda birbirinin umutlarını sömürdüğü aşikâr.
İnsanların, birbirinin depremzedesi olduğu bir zamanda yardım çığlıklarının kimden geldiğini, ne taraftan geldiğini bulmaya çalışıyorum.
Yaşamak bu değil mi zaten? Başkalarının çığlıklarından çığlıklarına koşarken zamanın çizelgesini unutup yaşamın son deminde toprağı bekliyoruz.
Oysa hayallerle başladığımız hayatın kıyısında, yüzmeyi öğretmeyenlerin bizi bir anda derenin derin çukuruna atmasıyla, gayretle nefes almak için cebelleşiyoruz. Oysa kıyının sığ tarafını öğretenlerin derin tarafını da öğretmesi gerekmez mi? Kendimize derman olamadan başkalarına koşmayı kim öğretti bize?
Yürüyorum…
Sokak lambalarının üstünde sinekler uçuşuyor. Bir kadın görüyorum su birikintisinin yanından usulca geçiyor, dudakları gözyaşlarıyla ıslak.
Neden ağlıyorsun demekten çekinerek gittiğim bir yolun sonunda gördüğüm kadın, yağmur suyundan kalan birikintisine yansıyan benim suretimmiş oysa.
Islanan dudaklarımdan sonra gördüm başkalarının yansımalarını. Nefreti kadar, hüznü kadar, umudu kadar penceresi insanın… Hangi kavmin insanı olursa olsun, insan baktığı gibidir yüreği. Kendine nerede baktığından çok nerede gördüğün önemlidir. Sen dışarıdan yansıyan yüzünü en son nerede gördün?
Ben…
Ben geride bıraktıklarımda…
Kalem-i Aşikar