Çok acele ettim önceleri. Hep bir telaş içinde geçti çocukluğum gençliğim. Daha bir işi bitirmeden başka bir işin planını kafamda tasarlarken diğerini sıraya koyuyordum. Ne acelem varmış? Neye yetişecekmişim? Hala anlamış değilim. İlkokula başladım bir an evvel yazayım istedim, ortaokula başladım biran evvel liseye gideyim istedim. İmrenerek baktığım liseli ablalarım gibi salına salına gezmekte yoktu aklımda aslında. Bir ders bitsin diğer ders ne zaman? Diyerek geçirdim. Liseye geldim sandığım gibi çıkmadı. Kalorifer peteklerinin önünde hayatı sorgularken buldum kendimi. O zamanlarda başladım yazmaya. Felsefe öğretmenim vardı hatta okuldan kaçtığım sıralarda fellik fellik aramış beni “ Sen yaz! “ Dedi bana sınavın son sorusunda ki kompozisyon sorusunda sınır tanımayınca. Yazıyordum, yazmaya devam ettim de. Çok konuşamazdım o zamanlar o yüzden verdim kendimi belki de kâğıda kaleme. Çekingendim, anlamsız bir eziklik vardı ruhumda. Ezildikçe de yazdım. Ama bir kötü şey varsa da o günlerden kalan pişmanlığım. Parçaladım defterlerimi yaktım hatta eser bile kalmasın diye. Dedim ya ezik ruhum gün yüzüne çıksın istememişti yazdıklarımın. Öyle aşklı meşkli şeylere değildi üstelik. Dedim ya o yaşlarda başladım hayatı sorgulamaya kalorifer peteklerinin önünde. Acele ettim hep liseyi bile iki buçuk yılda bitirdim. Koşa koşa üniversiteye hazırlandım. Üniversiteli oldum. On sekizimde. Ailemden ilk ayrılışımdı. Ve yüzlerini aklıma getirip getirip ağladığım oldu. Tuhaf bir özgüven patlaması yaşadım o yıllarda. Anne yok baba yok yanında ve senden ayrılırken omuzlarından tutup gözlerinin içine baka baka “Önce Allah’a sonra kendine emanetsin.” Dediklerinden olsa gerek adeta kendi kahramanlık destanımın ilk sayfaları belirdi o yıllarda. İnanmazsınız belki şimdi aklıma geldi anlatayım. Kulağımdan altın küpem düşmüştü de ilkokuldayken “küpem düştü.” diyememiştim. Düşün yani üniversite yıllarım kahramanlık destanı değildir de nedir? Birinci sınıftayım gözüm ikinci sınıfta. İkinci sınıftayım. Vah tüh bitiyor telaşında. Bırak yaşa demi anı yaşa tadını çıkar. Yok, olmaz acelem var ya benim. Öyle böyle liseden kalma alışkanlık iki buçuk yılda bitirdim yüksekokulumu da.
Çok acelem varmış gibi iş arama telaşım oldu haliyle okulu bitirir bitirmez. Ve mezuniyetimle alakalı olmayan bir işte kocaman beş yılımı geçirdim. Hiç acımadım bana pek bir şey kazandırmadığına inandığım bu yıllarıma. Sonrasında çok üzüldüm ama iş işten geçmişti. Fiili beş toplamda sekiz yılımı verdim. Ha şimdi bırakırsın ha şimdi bitirirsin diye diye. Ne zaman aklım başıma geldi ne oldu da bitti. Unuttum bile ama bende ki açık yarası kanar ara ara.
Dedim ya acele ettim çok hevesti yüzde doksanı. Kendi paramı kazanayım. Canımın istediği ayakkabıyı alayım. Daha ne olsun demi ama. Geçen yılların beni bir kenarlarımdan törpülediğini anladığımda belki geçti ama daha fazla da süründürmemenin gururuyla sonlandırmıştım o işteki görevimi. Ama yine de pek akıllanmış sayılmazdım. Kendime bile doğru düzgün vakit ayıramadan. Şöyle derin bir nefes alamadan. Ya da nefesi içime çekmiş fakat daha vermemişken. Ayaklarımı uzun uzun uzatmış ta sehpanın üzerindeki bir duble çaya henüz uzanmamışken. Yine bir başka işte buldum kendimi. Tek farkı bu sefer bu iş için çok çaba harcamış. Canla başla çalışmıştım. İlk başlayacağım günün heyecanını iple çekiyor. O işe giden yolda hiçbir şey beni yıldırmıyordu. Bunu çok istemiştim ve artık benimdi. Aceleye gelmemişti il ki gibi. O meşhur sözü bilmeyen yoktur.
Bir kere birine geç kaldı mı bir insan ondan sonra hiçbir şeye acele etmiyor. Etmedim sindire sindire yaşadım. Her anımın tadını çıkardım ve hiç bir anımdan pişman olmadan geçirdim. Yine de o bile aceleye gelmişti. Yorulmuşum herhalde bu yetişme telaşından. Beklentileri zirvede karşılama telaşıydı belki de benimki. Kendi var gücüyle süzüldüğü gökyüzünden çivileme çakılışımı izlemek te hoş bir tecrübe değildi elbet. Tek avuntum etrafa savrulan tüylerimi görmeyecektim. Karşıdan bakınca savrulan tüylerim dışında hoş olmayan pek bir görüntü yoktu. Çok şükür dedim bu yaşıma bu yaşımın bana getirdiklerine.
Bir damla gözyaşı vardı son satırında. Ve üç nokta, belli ki tamamlayamadığı aklında kalan şeyler vardı.
Herkes öyle değil midir? Doksan yaşında zeytin ağacı dikmenin başka bir sebebi var mıdır? Umut! Umuttur bizi hayata bağlayan. Ellerimizden tutup yığılıp kaldığımız yerden ayağa kaldıran. Umudum yok diyordu son zamanlarda. Kim bilir elinden tutup kaldıran en azından hevesi olsaydı bugün bur da, hayatta olmaz mıydı?
Umudun kırıntılarından yeşerir bana göre heves. Heveste şükürden sonra gelir. Her haliyle kabul edeceksin ki sana geleni. Yüzünde beliren hafif gülümseme kahkahaya dönüşsün. Çok zor değil belki ama olmadı mı olmuyor demek ki!
Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim. Şimdilerin aşkını beğenmiyoruz ya hep. Eskidenmiş sevdiğine şarkılar yazılması diye sitemler ediyoruz. Dolu dizgin bir aşkmış. Şimdilerde sansasyonel aşkların başrolündeki Kaan Tangöze ile güzeller güzeli Ahu’nun aşkı. Anne babasının ayrılığını kaldıramayan her geçen gün daha da kötüye giden bir ruh haline sahip olan Ahu’da kendi canına kıymış. O akşam sevgilisi Ahu İçin yazdığı şarkıyı söylerken almış acı haberi. O gün bugündür söylememeye ant içmiş te bundan bir iki yıl önce hayranların yoğun isteğine karşı koyamamış. Arkasını dönüp gözyaşları ile söylemiş o şarkıyı.
Birbirlerine “balım” derlermiş. İşte bu yüzden dinlerken hem tatlı hem de buruk bir his uyandırır bende bu şarkı. O zaman buyrun birde ikisi için dinleyelim bu şarkıyı.
Aşkım sen benim canımsın
Kanıma karışmış kanın
Söyle kimlerden kaçarsın
Boşuna durmadan ağlarsın
Yavrum sen benim balımsın
Tadına alışmış canım
Aaah güzel kuşum gir kanıma
Ben zaten sarhoşum
Nerdesin…
Sevgilim…
Söyle nerdesin bal
Artık benlesin bal
Söyle nerdesin bal
Artık benlesin bal
Artık sen benim canımsın
Canlı kalan tek yanımsın
Ağzınızda bal tadı eksik olmasın.
Zeyno