Yetim Efe…

Sıska,kısa,sarışın ve Çakır gözlü ; saf kalpli köylü bir çocuktu Efe.. Kaldıkları yerde ekmekleri bitmiş, ailecek gurbete düşmüşlerdi; kendisi de epey küçüktü, yeni yeni terliyordu bıyıkları ince ince.. Annesinden dem vurur, babası çok çalışkan, abisinden de destek görmeden büyüyordu Efe..
Orta halli,biraz kilolu, eşarbını boynunun altından bağlamış; evin bütün yükünü sırtlayan, al yanaklı bir anneye sahipti. Kara lastikler ayağında, yamalı pantolon, kısalmış ve yırtık bir gömlekle ; esmer tenli, uzun saçlı abisi de karşında oturmuş gidiyorlardı trende. Hırçın ve asabi lakin bir o kadar da yufka yürekli bir abisi vardı ama adam akıllı destek görmedi ondan çoğu zaman..
Epey uzun süren, dört nala koşan bir at gibi yer yer ormanlık yollara dalan, az biraz açık havaya kendini salan, kimi zaman da sislerle oyun oynayan ; sesiyle huzur verse de, sonu bitmek bilmiyormuş gibi devam eden tren yolculuğuydu bu..
Evin reisi baba, onlardan önce gitmiş, işini ve evini bulup, dayamış döşemiş ve sabırsızlıkla bekliyordu kandaşlarını, yol arkadaşlarını..
Ağır bir görüntüsü, kalın derisi, açık alnı, her daim çatık kalın kaşları, simsiyah gözleri vardı zahmeti bedeninde çeken yorgun babanın..
Amansız bir hastalığa yakalanmıştı lakin bunu kimseye söyleyemez halde, vasiyet gibi yazmış kağıda, katlayıp koymuştu yırtık cepli kabanına.
‘Göz göre göre yıkılmak, habersizce çıkıp gitmek, sırtından hançerlemek ya da ne denirdi buna baba? Sen değil miydin beni okutmadan, büyütmeden ölmem diyen? Neden bu ayrılık, neden bu hasret, neden bu özlem? Haydi cevapla baba,bana gidişini, bizi elsiz ayaksız bırakışını anlat baba.. ‘ sesleri sanki küçük çakırından duyuyormuşcasına, kulağının kepçesinden beynine çakılan bir çivi gibi işliyordu güçlü, yürekli babaya..
Bitmişti yolculuk ; bavullar, eşyalar, iskarpinler, tablolar, dolaplar ve fazlasıyla yorgunluk vardı yanlarında. Ağlaya ağlaya, sımsıkı sarıldı babası bütün canlarına ; en uzun bekleyiş, en özlem ve en hasretle..
Saçlarını kokladı küçük Efe’nin, başını okşadı absinin; kucağında ağladı, dizlerinde sabahladı hayat eşinin..
İlk maaşını almıştı o gün. Akşamında ise bir çilingir sofrası, felekten bir gece çalmışlardı akıllarınca ; lakin bu fırtına öncesindeki sessizliğin onlardaki en tatlı haliydi ; mutlu suratların da, sıcak evde ve hep birlikte..
Tok karınla girdiler yatağa ; sabah söndü soba, ayaz içlerine işlercesine ve bir yandan feryat sesleri, gözyaşı içlerinde olmuştu derya..
Kavuşmanın hemen ardından neydi şimdi bu ayrılık? Kim verecek bunun hesabını, kim bakacak öksüzlere, kim tutacak ellerinden, bağrına kim basacaktı bundan sonra..?
Gidenin akıbeti bilinmez ama kalan derbeder yaşar hayatı ; ağlamaklı gözler, ciğer de bir tutam baba yarası..
Kendinde değildi çakır gözlü çocuk ; kapının girişine gözleri takılı kalmış, sessizce otururken masada döküldü birden hasretin sözleri, yangının alevi, feryadın kelimeleri:
”Hastalıktı onu burdan götüren.
Sarılamadım son kez, alamadım kokusunu.. Heleki ona karşı olan özlem..
Ahhh babam..
Kadrin, kıymetin, ellerimi tutup bana oğlum diyişin..
Özledim babam ; hemde çıkıp gelsen bırakmayacak kadar çok..
Hayal ediyorum seni ; iyisin mesela, hâlâ aynı yaşında, aynı karizmanla, dik duruşunla..
Burnum da kokun, gözlerimde yaşların kaldı babam..
Sen, sen elimden tutan, beni dua dua Allah’a anlatan..
Özledim işte yok bi sebebi..
Hem, hem insan babasını özlemez mi..? ”

Furkan KOCABAŞ

Bu yazı Denemeler ve Hikayeler kategorisine gönderilmiş ve , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.