Pazar Yazısı #02

Tarih 8 kasım pazar 2015. Yine manevî yönden çok değer verdiğim blogum ile bir gece yarısı yalnızlığımı paylaşıyorum… “Pazar yazısı” başlığı adı altında her pazar günü ordan burdan, yaşadıklarımdan ve hislerimden söz edeceğim. Yaşadıklarımdan bahsedecek olsam, işler iyice karışır gider. İşin içinden çıkamam. Evet, bu konuda kendime güvenemiyorum, çıkamam işin içinden. O yüzden daha çok hislerime yoğunlaşmak istiyorum.

Blogumu çok seviyorum. Blogum bana okuma ve yazma alışkanlığı kazandırdı. Özellikle yazma alışkanlığı. Bu bana ne gibi bir fayda sağlar diye düşünecek olunca; “sanırım aklımı kaybettim.!”. Bu; Tanrının varlığını sorgulamak gibi bir şey benim için (haşa) o kadar anlamsız ve cevabı bulunamayacak bir soru bana göre. Neyse işte, yazıyorum sonuçta. Bu bana ne fayda sağlar bilmiyorum ama, zararı da yoktur diye umuyorum. Saat tam 22.45, odamda tek başımayım, bilgisayarım açık ve yazıyorum… Masanın üzerinde titreyen telefonumu aldırmadan “Ludwig van Beethoven – Melody of Love beautiful”(Sende Dinle!) dinleyerek yazmaya devam ediyorum. Güzel bir müzik bu, sonuçta Beethoven. Kim sevmez ki ? Zaman zaman ritmi artan müzik beni heyecanlandırmaya yetiyor…

Nerede kalmıştım ? Hislerimden mi yoksa yaşadıklarımdan mı bahsecektim bu yazımda ? Bu hafta yaşadıklarıma bir bakıyorumda pekte birşey olmadı gibi gibi. Bu kez bende şu çılgın kalabalığın içinde kayboldum gittim. Pazartesi günü yakın dostlarım ile bir mekânda muhabbet ettik, bir kaç gün sonra ise yakın bir arkadaşımızın doğum gününü kutladık. Ömür işte, yaşadıkça gidiyor. Oda yirmi yaşına girmiş geçtiğimiz gün. Nice mutlu yıllara, ne diyeyim ? Koskoca şu bir haftada yazmaya değer gördüğüm tüm yaşanmışlığım bu iki eylem işte. Dostlar ile bir akşam sohbeti ve bir doğum günü kutlaması…

Hislerden söz edecek olursam, yine kendi iç dünyama dönüp oradan bahsetmem gerekecek. Karmaşık duygular içindeyim işte. Sevmek , sevilmek yada bilememek. “Tedirginlik.” Bir boşluk hissi. Ve boşvermişlik. Sanırım bunlarda ilerde keşkelerim olacak. Bana öyle geliyor ne yazık ki. Ben bu hayatta hiçbir zaman hiçbir şeyin kıymetini bilemedim ki. Daima kaybedince vurdum başımı duvarlara… Neyse, Windows Media Playerde “Ludwig van Beethoven – A melody of tears”(Bunuda dinle!) çalmaya devam ediyor. Favorilerimdendir kendisi. Dinlemeye doyamıyorum… Melodiler arayı açıp usulca biterken bende bu paragrafı bitiriyorum…

Biraz daha derinlere inip iyice kişiselleşince konuyu yine bloguma bağlıyorum. Blogum, o benim herşeyim. Onunla çok güzel şeyleri paylaşıyorum. Nefes aldığım süre boyuncada buralarda var olmayı hedefliyorum. “Ben yaşıyorsam, sanal alemde beni bulabileceğiniz tek adres burası olacaktır… “Burada öyle şeyler paylaşıyorum ama bazende bunlardan utanırım gibime geliyor… Kötü şeyler yaptığımı düşündüğüm için değil. Bir gün bu bloga babam tesadüf eseri uğrarsa, bu satırları okursa “vay kerata, nelerde yazıyor öyle :D” derse yüzüm kızarır benim. Bende böyle bir deliyim işte. Yüz kızaracak ne yapıyorsam artık.

Konuda iyice dağıldı, blogdan bahsediyordum. Blogum benim iç dünyam. Bilgisayarım başında bu satırları yazarken kendimi tamamen içe kapanmış bir çocuk olarak görüyorum. Ama zaten öyleyim. Ağzımı bıçak açmaz ama yazınca iyi yazarım. Bu ne zavallılık >_< Beni topluma kazandırın. (Yazar burada yalnızlığını dile getiriyor) Blogumda bile içime kapanmayı son zamanlarda çokça düşünmekteyim. Acaba yazılarımı yoruma kapatsam mı ? Bunu ciddi anlamda düşündüğüm oluyor. Ama ben yorumlarla mutlu olan bir insanım. Birilerinin bunları okuyor olması ve bunu dile getirmesi beni mutlu ediyor doğrusu. Okuyorsanız yorum yazmayı ihmal etmeyin e mi ? Ben adeta yorumlar ile besleniyorum. Bana güç verin. Yorumları kapatmayı gerçekten de ciddi anlamda düşünmüştüm. Ama yinede çevremde yada uzaklarda olmasına rağmen yakınımda olan yüreği güzel insanlar, samimi, içten, sevecen ve dostça yorumları ile beni mutlu edebiliyorlar. Onlar, iyi ki varlar. O yüzden en azından şimdilik yazılarımı yoruma kapatma düşüncesini askıya aldım. Henüz o kadar da yalnız hisstemiyorum kendimi... Blogum dışında takılmış olduğum pekte internet ortamı yok benim. İnsanlar çıldırmış olmalı. Periscope, younow, instagram, facebook. Nerde ne varsa millet orda. Hayır yani amaç ney onu açıklayın bana ? Her yerde hesabın olunca ne olacak ? Evet, zamanında bende bunların bazılarını kullandım ama artık kendimi bu çılgınlıktan arındırdım. Ne gerek var ? "Neden?" ve "Niçin?" sorularını sormak gerek bazen. Değiştirin lütfen şu kafayı. Yada banane, herkesin kendi hayatı. Blog hariç yalnızca twitterı aktif olarak kullanıyorum. Oda benim için blogumdan farksız zaten. Uzun süre yazı yazacak vaktim olmayınca, bir iki tweet atmak ile yetiniyorum. O da güzel. Zaten twitter'da başka sosyal paylaşım sitelerine benzemeye başladı. Önceden bir farkımız vardı. Favorilere ekliyorduk. Şimdi bizde postları beğenir olduk. Yazık... Kimse kendisi gibi olmayı başaramıyor şu dünyada. Bütün bunlarda olalı çok oldu aslında. Bu anlamsız değişikliği fark eder etmez bende bir tweet ile içimden geleni yazdım. Aman ne güzel ettim. -_- (Bkz;https://twitter.com/_MustafaAlniak_/status/661589360173797376) Neyse, tek nefeste ara vermeden yazmış olduğum bu yazıyı sonlandırmanın vakti geldi sanırım. Beethevon hâlâ çalmaya devam ediyor... Uyku bastırdıkça kelimelerde anlamını yitirmeye başladı... Yarı uyanık iken yazdıklarıma, kelimelerime anlam yükleyemiyorum artık... Saat 23.58 ve yazımı bitiriyorum... Hoşcakal blogcan. ... http://www.mustafaalniak.net/2015/11/pazar-yazisi-02.html

Bu şiirin telif hakkı yazarın (Mustafa ALNIAK) kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Bu yazı Denemeler ve Hikayeler, Mustafa ALNIAK kategorisine gönderilmiş ve , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.