Siyah Şubat…

Masada bir çikolata duruyor. Ve çikolatayla olan bağım da hatrı sayılır derecede fazla kişi tarafından bilinir. Bir yerde oturuyoruz. Gitar çalıyorum. Yanından da çikolatadan parça parça alıp ağzıma atıyorum. Ve birini daha bekliyoruz. İki kişiyiz mesela o ortamda. Biri daha gelecek ve üç olacağız. İki, çikolata yiyen kişiyiz. Ben ve Mazhar… Diğeri diyor ki bana: “Güneş de gelecekmiş.”, birden gitarımda çalacağım daha uzun şarkılar düşünüyorum kafamda. Uzun ve yarıda kesmesi zor… Çünkü çikolatanın bitmemesi gerekiyor. Güneş de çikolata seviyorsa? Seviyorsa yiyecektir. Ki seviyordur da… Çikolata tatlıdır. Hoştur. Harika. Birden heyecanlanıyorum. Çikolatam var önümde ve paylaşabileceğim biri gelecek. Birden başlıyorum, “Suzanne, takes you down to her place near the river…” demeye… Sonrasında başka şeyler de söyleyeceğim elbette. Güneş görünüyor uzaktan. Heyecanlanıyorum. Oturup köşede ilk önce biraz beni dinleyeceğini hayal ediyorum. Sonra da ona çikolata ikram edeceğim o incecik ve sıcacık ânı… Garip bir şekilde pır pır ediyor yüreğim. Şarkının ritmini kaçırıyorum. Yutkunuyorum. Üstelik sesim de çatallaşıyor. Susuyorum. Hafif yayık oturuyorum koltukta. Güneş yaklaşıyor. Ve giriyor ortama. Gülüyor. Mazhar telefonuyla ilgileniyor o anda. Gitarı biraz dikleştiriyorum. Ben de toparlanıyorum. Tam böyle kıçımı biraz daha arkaya itelemek için kafamı önüme eğmişim, tam böyle ittiriyorum ki, Güneş etrafımdan dolaşıp masaya geliyor. Çikolataya elini atıyor ve bir parça alıp ağzına götürüyor. Yiye yiye geri dönüyor. Yutkunuyorum. “Bir daha sakın yapma bunu!” diyorum. Şaşırıyor. “Neyi?” diye soruyor. “Bir daha sakın, çikolata vermenin o sımsıcak inceliğine ulaşacak insanın çikolatasından küstahça gidip alarak onun içindeki naif hissi yok etme! Bunu bir daha sakın yapma!” diyorum. Susuyor.
Güneş’le bir daha hiç konuşmadık. Hevesimi kırmıştı. İçimi burkmuştu. Annemi de özlemiştim üstelik…

Ilık bir bahar akşamıydı. Ilık bir bahar akşamıymış. Bana anlatıyorlar. Benim hatırlamadığım ve bilmediğim yıllar. Epeyce büyük bir adamım. Çok uzun yaşamışım. İlk birkaç yılımı hatırlamıyorum. Meleklerle büyütülmüştüm. Bunu hatırlıyorum. Meleklerimi biliyordum. Hiç tanımadığım bir adam ve hiç tanımadığım bir kadın tarafından dünyaya gelmişim. Hiç tanımadığım bir kadın annem olmuş. Ne tuhaf! Kadını aslında hiç tanımıyorum. O da beni tanımıyor. Ama bir şekilde bağ kuruyorlar aramızda. Sebep? Bana soruldu mu? Ya da o kadın benim gibi bir adamı istedi mi? Bazen anlam veremiyorum.

Adım Şubat. Soyadım yok… Soyumu devam ettirebileceğim, beni yegâne anlayabilecek kadından ayrıldım. Anlatacağım. Ayrıldık… Anlatacağım. Beni kaldırabilecek, bana katlanabilecek tek kadın… Bitti… Sebep?

Adı Siyah’tı… Kadının adı Siyah’tı… Şaşkınlık vericiydi… Kim “Siyah” koyar ki diye düşünüyor insan. Ben düşünmemiştim. İsmiyle bende inanılmaz büyük bir etki yaratmıştı. Simsiyah giyinirdi hep. Siyah, dekolteli bir bluz; siyah, ütülü bir kumaş pantolon ya da siyah kalem etek; siyah çanta takardı; siyah ruj sürdüğü günler olurdu. Simsiyah bir kadın. Siyah, lanet olsun ki, kasvetli, uğursuz, karanlık, çirkin görünürdü. Çevrem beni sürekli olarak buna inandırmaya çalışmıştı. Siyah, hayrete düşürücü bir şekilde elegant ve naif bir renkti oysa ki… Siyah, hayrete düşürücü bir şekilde elegant ve naif bir… Kadın! “Siyah”la verdiğini alamayan çevrem, kavramlara karşı da oldukça bağnaz yapılara sahipti. “Kadın denmez!”di onlara göre. Sebebi açılmamış gül goncası olduğunu anlayabildikleriydi elbette(!) Açılmışsa o gül goncası, o zaman kadın olurdu. Kız, o… Kızarım… Kadın, naifti… Üstelik bulunduğum zamanların en yüksek dil kurumlarınca pespaye bir şekilde anlam kaybına uğratılmaya çalışılsa bile, ipinceydi “kadın”… Erdemi olan bir varlık… Fevkalade…

Adı Siyah’tı… Kadının adı Siyah’tı… Tanışmıyorduk. Bir piyano tuşu gibi ipincecikti. Beyaz kısmı gibi değil… Siyah kısmı gibi… Hem boyu da kısaydı… Sırf bu yüzden bile beyaz tuş olamazdı. Çünkü adı Siyah olan biri neden beyaz tuşu referans alsın ki? Yanına gittim. Uzun zaman önce öğrenmiştim ismini. Elimi uzattım. “Adım Siyah!” dedi. Gülümsedi. Tanrı’yı hissettim. Tüm mukaddesatım üstüne yemin ederim ki Tanrı kalbimin üstüne bağdaş kurdu adeta. Kalbim nereye atacağını şaşırmıştı. “Adım Ş…Şubat!” dedim. “Adın ne kadar hoş!” deyince yutkundu. Memnun olduğunu belirten dudak büzmeyi ve ilkokul merasimlerine başlama hareketi olan kafa sallamayı yaptı. “Sonra konuşalım!” dedi. Bozuldum. Sanki bir yarasına tuz basmıştım. Sustum.

Adının Siyah olduğunu anladın değil mi? Bir sonraki paragrafa öyle başlamayacağım. Öperim…

Ayın 15’iydi… Ayı söylemeyeceğim. Saati de biliyorum. Onu da söylemeyeceğim. Ânın gizemi ve büyüsü olduğuna inanıyorum. Düşündükçe tat veriyor… Oturup konuşuşumuzu… En ince ayrıntısına kadar her şeyi… Bacak bacak üstüne atışı, gözlerini açıp kapatışı, üst ve alt dudaklarını(ki zaten başka yoktur) dişlerine yapıştırarak gülüşü… Sonrası harika… Değil. Ağlamaya başladı. Canım… Güzellik… Ağlama… Düşürme yüzünü… “Şubat…” dedi ılık bir ses tonuyla… “Adımın neden Siyah olduğunu sormayacak mısın?” dedi. “Bunu sormam için bir sebep yok. İsmin dünyanın en güzel isimlerinden biri. Zarifsin.” dedim. “Nesin sen? Masumiyet müzesinde sergilemek üzere yaratılmış bir objesin de Tanrı dayanamayıp can mı verdi? Nesin sen güzellik abidesi mi? Siyah ismini sevebilecek kadar mükemmel misin? Sen nereden geldin?” diyordu şaşkınlık içinde ve burnunu silerek. Tanrı hâlâ kalbimin üstündeydi. Bazen bir soğan patlatıyordu elleriyle kalbimin merkezinde. Güp güp! “Ben temiz değilim Şubat! Ben kirletildim!” dedi ve haykırmaları eşlik etti bu cümlesine. Kaldım. Donakaldım. Bir kadına kirlendiğini ne düşündürebilirdi? Kirletildiğini..? “Yapayalnızım ben Şubat! Bakma çevremin genişliğine ufacığım, kimsesizim, kirliyim, karanlığım… Adım… Adım Mimoza’ydı. Annem ve babam, ben bebek yaştayken ölmüş. Kimsem var mı bilmiyorum. Ama her nasıl olduysa bambaşka bir şehre ve aileye gelmişim. Çürüdüm Şubat. Çürütüldüm. Ufacık yaşta kocaman bir adama verildim. Verildim, evet. Bir maldım ve götürülüp teslim edildim. Adam kocamandı, Şubat… Koccaman! Büyüklüğünü anlatabilecek bir kelime bulamıyorum. Saçı sakalı birbirine karışmış bir adam ne kadar ufacık olabilir ki zaten? Dev gibi bir adam. Beyaz bir elbisenin içine sıkıştırıldım. Omuzlarımdan düşen bir elbise… 43 kiloydum. Elbise fır dönüyordu üzerimde. Elbise bile kaldırmıyordu beni. Bir adam vardı. Kötüydü. Anlatabiliyor muyum Şubat? Kötüydü. Silah taşıyan bir adam ne kadar temiz ve iyi olabilir ki? “İstemiyorum…” dediğimde minicik dilimin üstüne oturtuvermişti namlusunu. Kusasım gelmişti. Yutkunmuştum. Sustum. Kabul ettim. Kaçarım yoktu. Evlendim. Ama bir kavram ancak bu kadar oturabilirdi üstüme. Dünya üstünde evlenen tek insandım belki de. Ev verilmişti. Ve ben de adama verilmiştim. Yaşamak güzel geldiği için korkmuştum ölmekten, Şubat. O gün o pis adamın silahından kurtulup biraz daha yaşamak için kabul etmiştim evlenmeyi. Zorlanmıştım. Ama keşke… Ama keşke… Bana küçücük yaşımda “keşke” dedirten şey neydi biliyor musun Şubat? Dilime oturan ilk ve son şey o namlu olsaydı. Bir deri parçasını gırtlağıma kadar, böğürene kadar almaya zorlanmasaydım. Keşke, vücudumun, zorla içine aldığı ilk ve son şey o silah olsaydı. Ve keşke patlasaydı. O gün kirletildim Şubat… Ağzımdan bal damlamıyor artık… O günden sonra ağzımın köşesinden her tükürük aktıkça tiksinip kusuyorum… Cümlelerim kipkirli artık. Ben kirliyim Şubat. Evet evliydim. Evlilik dahilinde mübahtır ya her şey(!) Değil, Şubat. Ben tecavüze uğradım. O adam bana tecavüz etti. Ve ben pislendim. Adım, Mimoza’ydı. En küçük zerresine bile el değince solan ve kapanan bir çiçek… Tanrı kadere göre mi şekillendirir isimleri yoksa ismi verdikten sonra kaderini belli eder kişinin?! Belki de adım Mimoza olmasaydı yaşamazdım bunları ha? Ya da… Kaçtım. O kabustan uyanabilmem için kaçmam gerekiyordu. Büyük bir şehre sığındım. Adımı değiştirmekti ilk yaptığım. Bir gece vaktiydi… Bankta oturuyordum. Yıldızları seyrediyordum. Kayıyorlardı. Üstelik o gece bir sürü kayan yıldıza denk gelmiştim. Yıldızlardan kafamı az sola kaydırdığımda bir girdap vardı. Kendimi onun içinde gibi hissettim. Ertesi gün… Adımı değiştirmek için yola çıktım. Ve birkaç gün içinde… Siyah… Tepeden aşağı simsiyahtım artık. Ben sana bunları neden anlattım? Sen de karşı koyamadığım bir şeyler var. Hissediyorum.” dedi. Burnunu çekti. Midesi bulanıyordu. “Yeni bir sayfadan başlayabiliriz…” dedim. “Yeni sayfalar bembeyazdır, ben beyazı sevmem.” dedi. O gün dünyanın ilk ve tek siyah sayfası çevrildi… Siyah ve tertemiz bir sayfası… Bir şeylerin olduğunu ikimiz de sezmiştik. Heyecan vericiydi…

Siyah’a istediği çoğu şeyi vermeye çalışıyordum. İlişkide iki taraf da özen gösteriyordu. Fedakarlık yapmıyorduk. Her fedakarlığın sonucunda bir beklenti olduğunu biliyorduk ve özen gösteriyorduk. Özen gösterirken menfaat gözetmiyorduk çünkü… Çok hoş gidiyordu her şey. Çay istiyordu çay yapıyordum. Aynı evde kaldığımız zamanlar oluyordu. Grimsi bir yatak almıştık Siyah’a. Onda uyuyordu. Bende kaldığı zamanlar, kocaman bir yorganı vardı, onu çıkartıp sarılarak kendini psikolojik olarak üşüterek ısınmaya çalışıyordu. Yanına gidiyordum. Birlikte yatmak istemediğini bildiğimi biliyordu, o yüzden gerilmiyor ve uyursam zaten gider diyecek kadar güveniyordu. Siyah, bana, o boşluk anındaki gafletinden yararlanmayacağımı bilecek kadar güveniyordu. Siyah hayatında uzun zamanlardan sonra ilk defa bir adama güveniyordu. Uyumuştu. Kirpiklerinin arasına girmiş bir saç tanesini çekip çıkartarak hafifçe yoğun saçların arasına yerleştirdim. Uyumaya gittim. Saat 03.49’du. Sese uyandım. Mırıldanmalar vardı. Hemen odaya gittim. Siyah, rüya görüyordu. Ama hayatta gibiydi. Şuuru var gibiydi. “B..ben… Beyazdan nefret ederim… Yapamam. Beyazdan tiksiniyorum. Tahammül edemiyorum.” deyip nefesini yarıda keserek kusmaya başladı. Siyah’ı hemen evine götürdüm. İyileştirip ve sakinleştirip çıktım. Kendi evime gittim. Duvarlarım bembeyazdı. Hepsini boyadım. Beyaz olan her şeyi çıkarttım hayatımdan. Dişlerimi fırçalamamaya başladım. Sararsınlar… Oturup saatlerce göz kırpmadan bilgisayara baktım. Kanlansın ve kırmızı halkalarla beyazlığı gitsin diye… Beyaz bardakları ve tabakları attım… Her şey gri, siyah ya da beyaz olmayan renklerdi… Akşama doğru Siyah’ın yanına gittim. Daha iyiydi. Özür diledi. Durumu anlattım. Gözleri öylece açılmış bana bakıyordu. “Sen ölme… Sen ölme ve seni sergilenmen için bir yere başvuralım. Ama beşeri olmasın. Beşeri olmayan tek kim var? Tanrı. Tanrı’ya sabah akşam yalvar yakar isteklerde bulunayım, sen ölme ve seni dünyanın göbeğine oturtup izletsin insanlara… Sen hoş kal… Çok hoş kal…” diyordu kekeleyerek… Evi görmek istediğini söyledi. Götürdüm. Derin bir nefes aldı. İçeri girdi. Ve evi görünce dans etmeye başladı. Ayak parmaklarının ucuyla narin narin yere basıyordu. Ve kollarını dalgalayarak sallıyordu. Uykusu gelmişti. Uyuyordu.

Dördüncü yılımız oldu bugün. Tamı tamına dört yıl… Beyazın olmadığı, bol bol çay içtiğimiz ve sıkıldığımızda Eminönü’yü gezdiğimiz koskoca dört yıl… Güven dolu… Siyah, iyileşmeye başlamıştı. Bu akşam buluşacaktık. Çay içecektik. Eve geldi Siyah. Oturduk. Çay içtik. Siyah yanıma yaklaştı. Biraz daha… Ve biraz daha… “Şubat…” dedi… Ipılık sesiyle… Gömleğimin en tepesindeki düğmeyi açtı… Devamı geldi… Kemerimi çözdü. Pantolonumu çıkarttı. Bu sırada öpüyordu. Öpüşüyorduk. Aşağı baktı. Kusmaya başladı… Tokat attı. Ayrıldık.

Beyaz slip donumu değiştirmeyi unutmuşum.

Bu eserin telif hakkı yazarın (Ertuğrul KOÇLAR) kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Bu yazı Denemeler ve Hikayeler, Ertuğrul KOÇLAR kategorisine gönderilmiş ve , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.