Brüksel Sokaklarında Fa ve Re Tonlu Gezinti…

Herkese kucak dolusu merhaba. Umarım sıhhatiniz yerinde, mutluluk göstergeniz üst seviyede ve her şey yolundadır. Aslında hepimiz için hüzün kaynağı yüksek bir zaman diliminden geçiyoruz. Maalesef yine Filistin’de masum çocuklar ve insanlar acımasız şekilde katlediliyor. Dur demeyi beceremeyen, ne yapıyorsunuz siz arkadaş diyemeyen ve en acısı aman bana dokunmasın diyerek dört bir yandan destek verip güce tamah eden bir dünya düzeni içerisinde yaşamanın vicdani garipliği, çaresizliği içerisinde olduğunuzu da yakından hissediyorum. Müşterek duamız ve niyazımızın da Rabbimden bu zulmü edenlerin ve destek verenlerin de mazlumluk, çaresizlik nedir bu dünyada yaşayarak görmelerine tanıklık etmek olacağı kanısındayım.


Şimdi gelelim Brüksel Sokaklarına…


Ayıptır söylemesi 38 yıllık ömrümde ilk kez yavru vatan Kıbrıs dışına çıkarak 4 günlük bir Avrupa seyahati gerçekleştirdim. Hazır o kadar gezmişim hem havamı atayım dedim, hem de iki lafın belini kırayım desem de siz oralı bile olmayın. Dört günde insan ne görebilir ki; işte ben de ne görebildiysem dilim döndüğünce uzatmadan anlatmak istedim.


Önce Almanya…


Azizim Köln Havaalanına indim. Birader dedi inince şu trene bin Katedral’de inip sonra oradan da metroya 16 numaraya binerek kalacağımız yere gideceksin. Sağ olsun ekran görüntülerini de atmış ama, abiciğim o nasıl bir tren garıdır 20 ayrı peron, biri gidiyor biri geliyor koca da bir ekran koymuşlar benim gibi 50-60 kişi her 5 dakikada bir değişerek çözmek için uğraş veriyor. ÖSYM mantık sorularını oradan sorsa maazallah çözebilene aşk olsun.


Neyse ben Allah’ın sevdiği kuluyum yanımdan o sırada iki zıpır Türk kardeşim geçiyor hemen yanaştım Selamunaleyküm dedim bu Katedral’e nasıl giderim. Hemen birbirimize içimiz kaynadı sağolsunlar başladılar kafa yormaya. Biri diyor 10. Peron, diğeri diyor hayır abi 4. Peron…. Allah’ım iki peron arası in çık en az 500 metre hangisi doğru diyor yazı tura mı atsam bilemedim derken aralarında anlaştılar ama bu kez de tren numarası olan S19 hem Köln yönüne gidiyor, hem de Köln’den ters yöne. Artık şöyle bir karar aldık abi sen buradan gelen bin dediler bir sonraki durak şu ise doğrudur ama o değilse in diğer yönden gelene tekrar binerek gidersin.


Allah’ım mecbur dediklerini yaptım. Hadi bakalım tahmin edin ne oldu ?
Yine Allah’ın şanslı kuluyum ki; şükürler olsun doğru yöne binmişim.
Neyse geldik Katedral’e ama aynı kargaşa orada da var. Abi 18 numara koca ekranda yazılı ama peronu yok. Yalan olmasın 5 tur gezdim o 20 ayrı peronu ama yok. Bakıyorum bakıyorum yok. Fakat ekranda dakikasına kadar ne zaman geleceği yazıyor. Kafayı yiyeceğim. Artık dedim birine yine sorayım ama bu kez Türk yok etrafta en iyisi Alman polisine soralım. Sordum ama sormayaydım keşke. Abi adamlar İngilizce anlıyor ama Almanca cevap veriyor. İçimden diyorum ki; Allah’ım bu bir sınav evet evet bu bir sınav. Kabus gibi o sıra sıtkım iyice sıyrıldı dışarı çıkayım nefes alayım, belki bir Türk kardeşimi daha görürüm dedim ve 100 metre gitmeden ne göreyim bu 18 numaraya gitmek için metro dışarıdaymış. Abi insan bir levha koyar ya. Zor mu bir ok işareti yapmak. O an mutluluk ile öfkeye bulanan sövme refleksimi anlatmak istemiyorum.


Tam bu noktada gülücüklü acıma hissinizden de yararlanarak ilk Almanya notumu beni mal olma sıfatıyla nitelendirmenize mani olma niyetiyle iklemek istiyorum. Dördüncü günün sonunda Almanların da bu trenlerin çalışma sisteminden dolayı sıkıntılar yaşadığını bizzat onlardan duyunca rahatladım. Özetle Almanya’da bir yere giderken şans yanınızda olacak ve onlara özgü olduğu kanısına vardığım tabela yorumlama becerisine sahip olmanız kesinlikle gerekecek. Hazır tabela demişken bizdeki gibi yön sokak tabelaları öyle orada çok belirgin bir şekilde değil. Ayrıca tabelaları okumak için gözlerinizin uzağı iyi görmesi gerek. Ama diyerek hak teslimini de yapayım o trenlerle Avrupa’da gidemeyeceğiniz yerde yok. Orası da ayrı mesele.


İkinci mevzuysa tuvalet. Aman çok su içip sık idrara gidiyorsanız işiniz gerçekten zor. Umumi tuvalet denen şeye rastlamak ne mümkün. Diyeceksiniz ki; kardeşim restoran da mı yok. Var tabi ki hem de pek çok ama 1 Euro tuvalet kullanımı. O noktada düşünüyor insan…


Üçüncü konu da homeless hususu. Çok ama çok evsiz var. Öyle sahip çıkan falan da yok. Onlara da sağ olsun gördüğüm kadarıyla oradaki bizim Türkler sahip çıkıyor.


Son olarak biraz da övelim değil mi…


Kesinlikle oturmuş bir düzen var. Fiyat standardını hissedebiliyorsunuz.
Trafik sorun olmayacak kadar çözülmüş.
Yatay mimari ve öyle devasa yapılar yok denecek kadar az.
Hanelerde israftan ve gösterişten kaçarak olması gereken kadar az eşya var.
Yapısal estetik ve doğalı koruma çabasının yanı sıra kendi zevk dünyasına uygun bakış açısıyla tasarlanan evler sokaklara ayrı bir görsel ahenk katıyor.
Bence bu saydıklarımın hepsinin ötesinde meydan kültürü hala mevcut ve şehrin içerisinde rant kapısı edilmemiş pek çok doğal yeşil alan mevcut. Ruhunuz dinleniyor ve şehir sizi o kalabalık içinde ekstra olarak görsel anlamda yormuyor.


Evet gelelim yazıyı yazmamı sebep olan ve bir günümü yiyen Brüksel’e…
Bunca anlattığım bütün her şey yoruma açık kendi öznel düşüncem ama Brüksel ile ilgili bahsedeceğim gözlemler kesinlikle ama kesinlikle yoruma kapalı somut gerçekler.


Bir kere yıllarca bizi kandırmışlar. Manneken Pis yani meşhur işeyen çocuk heykeli tam bir kandırmaca ve dolandırıcılık. Abi adamlar 2 metreden biraz uzun ve 1,5 metre eninde etrafını yalandan çevirdikleri bir alana 50 santim boylarında bir işeyen çocuk heykeli koymuşlar o kadar. Valla 3 kişi aynı anda resim çekilemiyor ve ben buraya gitmek için abartısız 1,5 kilometre yürüdüm. Baktım herkes çekiliyor madem geldik dedim ben de çekildim ne yalan söyleyeyim ama kendimi mal hissetmek için yaptım bunu. Aman paylaşırım da birisine sebep olurum diye de o fotoğrafları görünmez yaptım. Şaka bir yana ya nasıl bu kadar dünyaca ünlü hale sokabilmişler ve bu kadar turisti çekebilmişler inanın son yüzyılın reklam ve tanıtım ödülü yarışması yapılsa kesin dereceye girer.


Sonra o panoramik Marolles Asansörü. Hiçbir numarası, esprisi, anlamı yani yoka tanım olacak kadar yok. Ama indikten sonra o tarihi dükkan ve sokaklara ulaşımı dışında diye ekleyim de bu vardı diye açığımı aramayın. Bu arada oradaki eskici pazarına da gittim. Valla bizim eskici pazarları orada vintage kalır.


Şimdi sıra yazının başlığına gelen meseleye. Abi her yer fare. Hem de öyle küçük falan değil. Bildiğiniz tontik tontik uzun kuyrukları olan farelerden. Burası nasıl Avrupa’nın başkenti olabiliyor, nasıl yokunu satıp turist çekebiliyor ve biz bunca güzelliğimiz ile bunu başaramıyoruz anlamış değilim. Yeşilliklerin içinde, yollardan vız vız geçen fareler. Tey tey tey…


Tamam gömdük ama hak teslimi edilecek hususlara de değinelim. Onlarda tarihi dokuyu korumayı başarmış. Sokakları gerçekten estetik olarak oldukça güzel duruyor. Çikolata dükkanları özenle tasarlanmış ama bunlar için oraya turist olarak gidiler mi bence kocaman hayır.


Gitmeyin sakın gitmeyin… İşte bu yazıyı tam olarak bu yüzden yazdım. Aman ben ettim siz etmeyin şurada işeyen çocuğu ben de görüp bir fotoğraf çektiriyim deyip sakın ama sakın gitmeyin. Zamanınıza, kesenize yazık. Sonra benim gibi fa ve re tonlarında bol sövmeli pişmanlık türküleri söylersiniz…


Selametle, hoş ve sağlık ile hoşçakalın…

Ahmet KİRAZ

Bu yazı Ahmet Kiraz, Denemeler ve Hikayeler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.