
Sonbaharın yerini kışa bıraktığının iyiden iyiye hissedildiği buğulu bir cumartesi günü ormandaki uzun sonsuz taşlı patika yolda yavaş yavaş ilerliyorlardı.
Özlem termosun sonunda kalan ılık kahveyi dökmemek için itinayla fincana doldurup Mikael’e uzattığı esnada büyük bir taşın üzerinden geçmenin etkisiyle bardaktaki kahve dökülüyordu.
Koltuğa dökülen kahverengi lekeyi temizlerken aslında içindeki çığ gibi büyüyen karanlık huzursuzluğu silmek istercesine hızlı hızlı temizlemekle uğraşırken arabayı aniden durduran Mikael özlemin zifiri kara gözlerinin derinlerine konuşmadan artık biraz rahatlaması gerektiğini ima edercesine uzun uzun baktıktan sonra tekrar usul usul ilerlemeye devam etti.
Ortam o kadar sessizdi ki tekerleklerin çiğnediği pastel renkli sonbahar yapraklarının sesi adeta çığlık olup arabanın camına çarpıp sileceklerden akıp gidiyor gibiydi.
Yeşilin sarının kahvenin tüm tonlarının olduğu orman yolunun kenarına hiç de oraya ait olmadığını belli eden mavi arabayı park ediyor ve birkaç parça eşyasını aldıktan sonra arabadan inerken Özlemin ‘’ceketini almıyor musun?’’ sorusunun karşılığını Mikael bu kez uzun olmayan bir bakış ve küçük bir kaş kaldırma hareketiyle hayır olarak cevaplıyordu.
Yapraklı patika yoldan biraz yürüdükten sonra ormandan çıkıyor boş bir arazide yürümeye devam ediyorlardı hala konuşmuyor sonbaharın sesi içinde ilerliyorlardı.
Karşıdaki terk edilmiş köye ,boş evlere, yaprakların bırakıp gittiği yaşlı ağaçlara yaklaştıkça içindeki ürperti yerini ufak titremelere bırakıyordu.
Özlem ani bir ürpertiyle şalını iyice omuzlarına sarıp ellerini ceplerine koyuyordu kabuğuna çekilircesine. Oysa her ayın belli cumartesileri böyle keşiflere çıkmalarına rağmen bu kez farklı hissediyordu.
Beyaz olduğu halde zamanın izlerini taşıyan sis grisi eski evin önündeki yapraksız koca eski ağacın önünde durdular. Beş camlı salon olduğunu düşündüğü yerin içini göremiyordu ve hiçte merak etmiyordu.
Ama Mikael Özlemi elinden tuttuğu gibi boynundaki makinasını düzelterek hızlı adımlarla eve doğru yöneliyordu. Özlemin ayaklar geri geri gidiyordu. Gıcırdayan tahta merdivenleri çıkıyorlar verandada bir soluklanırken Mikal birkaç kare fotoğraf çekiyordu.
Kapıyı açmak için eski paslı köçeği tutar tutmaz kendiliğinden zincirleri çürümüş olacak ki kayıp düşüyordu. Kapıyı iteleyip içeriye attıkları her adımda toz bulutu kalkıyor adından da zerrelere ayrılıp süzülerek tekrar aşağı iniyordu.
Odanın sonundaki demir yatak üzerinde eskimiş çarşafların küf kokusu, su süzülmüş ve çürümüş duvar kağıtlarının kokusuyla birleşiyor ,içindeki tedirginlikle birleşiyor iyiden iyiye midesini kontrol edemez hale geliyordu Özlem.
Mikael her şey normalmiş gibi fotoğraf çekmeye devam ederken arada göz ucuyla özleme bakıyordu. Özlem o bakışlarının ağırlığıyla buz kesiyordu sanki. Gözü bir an askıdaki yeni temiz uzun paltoya ve cebindeki siyah deri eldivene takılıyordu.
Dayanamıyor ben çıkıyorum dışarda seni bekleyeceğim diyerek koşar adım evden çıkıp yaşlı ağacın altına geldiğinde dizlerinin bağı çözülüyordu Özlemin ve olduğu yere yığılıyordu.
Çaresiz bir şekilde olacakların farkına varıyordu artık.
Neden kendi ceketini giymediğini, onu tanıdığından beri hava ne kadar soğuk olursa olsun eldiven takmadığı halde o deri eldivenlerin neden orda olduğunu, neden bu kez keşfi kimsenin olmadığı bu terk edilmiş kasabada yapmak için buraya geldiklerini…
Ama neden ,nasıl olurdu bu kadar severken ,neden her şeyi bırakıp onunla hayatına devam etmeye karar vermişken…Hiç mi tanımamıştı sevdiği adamı ,o ince ruhlu ,kelebeği bile hisseden fotoğrafını çekerken ürkmesin diye tüm kalbiyle hissettiren kelebeğin bile kendinden kaçmadığı adam ne olmuştu da böyle bir şey yapmaya karar vermişti.
Kaçmak, bağırmak haykırmak istiyordu ama kımıldayamıyordu adeta çakılıp kalmıştı sesi çıkmıyor kılını bile kımıldatamıyordu. Gözünün önüne Mikael’in her şey bittikten sonra gözleri yaşla dolu ,kana boyanmış paltosu ,tek eldiven çıkarılmış görüntüsü geliyordu.
Sonunda pes ediyor olacaklara engel olamayacağının farkına varıyor ve tabiri caizse kaderine razı olup beklemeye başlarken. Büyük ne olduğunu anlamadığı bir sesle kendine geliyor ve arkasından Özlem diye yankılanan Milael’in sesiyle kendine geliyordu. Bir anda koşmaya başlıyor ne olacaksa olsun dercesine tırmanıyor merdivenleri içeri dalıyor, gözleri hala askıda olan paltoya ve cebindeki eldivenlere takılıyordu.
İçinde az da olsa bir rahatlamayla sesin nerden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Odanın en sonundaki eski merdivenleri fark ediyor, koşuyor , merdivenlere ulaşmak sanki saatler alıyor gibi hissediyordu. Merdivenin başına geldiğinde yukarı doğru bakıyordu yine anlam veremediği bir ışık sarı ve titrek..Bir an kendini toparlıyor ve koşarak merdivenleri çıkıyor nefesini artık kontrol edemiyor, son merdivene adımını atıp öylece çakılıp kalıyordu.
Her yer kıpkırmızı sonsuz gül yaprakları ,titrek mumlar ,sıcacık şömine önünde bembeyaz bir post üzerinde bütün sevdiği şeyler bir arada. Dışarıya açılan tahta pencerede alabildiğine sonbahar, sarı , sonsuz orman..
-Hazırlık yaparken burada unuttuğum paltom beni ele verecek diye o kadar korktum ki .Ama kafan muhtemelen yol boyu okuduğun polisiye kitabıyla o kadar doluydu ki hiçbir şeyi fark etmediğin gibi üstüne üstük tozdan rahatsız olman benimde son derece işime geldi, derken özlemden öğrendiği yarım yamalak türkçesiyle Mikaeli Özlem anlatılmaz bir mutlulukla sımsıkı sarılıp susturuyordu yanaklarından yaşlar süzülürken.
Esra ASLAN