Dilek Köprüsü…

Çok severek aldığı ikinci el kabanın cebine elini attığında ne zamana ve nereye ait olduğunu bilmediği küçük ortası delik bozuk parayı çıkarırken kim bilir ne yaşanmışlık, ne mutlu, ne mutsuz ,ne heyecanlı, ne umutlu, ne umutsuz ve ne binlerce his yaşamış insanların ellerinden geçip buralara kadar geldi diye aklından geçirdi .

Sakin hiç de aceleci olmayan sanki her adımda toprağı ve yaşadığını hissetmek, anı doyasıya yaşamak istercesine ağır ağır yürüyordu.

Köprüye yetiştiğinde başını usulca kaldırdı kahkülü geriye doğru aheste aheste süzülürken köprüye öylece dikilmiş hareli yeşil gözleriyle bir şeyler fısıldıyor gibiydi sanki onca yıl hep yaptım ancak karşılığını alamadım lütfen bu kez farklı olsun der gibi küçük ve savunmasız bir kedi yavrusu bakışıyla bakıyordu.

Aniden uzun ince bedeni rüzgarda hafifçe sallanan iğde dallarını anımsatan bir edayla öne doğru yavaşça süzüldü.

Her şey o kadar yavaş ilerliyordu ki tarihe atılacak çok önemli bir imzanın her saniyesi kaçırılmadan her ayrıntısına kadar görülsün diye uğraşılmış son derece yavaşlatılmış anlar gibiydi.

Köprünün altında akan derenin sessiz huzurlu ses dışında çıt çıkmıyordu sanki o ana kadar. O andan sonra derenin sesine narin ince topukların tahtalarla buluşup çıkardığı küçük tıkırtılar eşlik etmeye başlamıştı bile. Küçük bir melodi, dile dolanmış bir ezgi gibi ahenkli ve usulca…

Avucundaki bozukluğu o kadar sıkı tutmuştu ki sanki attığı her adımda köprünün ortasına yaklaştığı her anda kalbinden, içinden, beyninden tüm hücrelerine kadar istediği şeyin enerjisini akıtıyordu küçük bozukluğa.

Ve sonunda gelmişti. İşte tam orda durmuş köprünün altından geçen mavi yeşil berrak suyu izliyordu. Tıpkı kendisi gibi acelesi olmayan gümüş renkli balıklarını dansını izledi uzunca bir süre. Elindeki bozukluğa son bir kez baktı. Başını yavaşça kaldırdı ve az ilerde hafif rüzgarın etkisiyle bir sağa bir sola hafif hafif sallanan salın üstündeki el yapımı sepetin içindeki mutsuzluğunun yansıması gibi simsiyah kocaman taneli üzüm salkımı tane tane parlıyordu siyah inci misali.

Yanında hangi verimli topraklarda yetişmiş, gönül yarası olan bir gencin hüzünlü ellerinden toplanmış, ezilmiş, şişesine dolarken hangi ezgilerle harmanlanmış belli olmayan bir kuytu şişe şarap ve kırmızı kareli örtüye sarılmış iki kristal kadeh…

İnce uzun parmaklarıyla dikkatlice kavrıyor örtüyü yavaşça katlarını açıp kristal bardakları sandalın tahtasına yerleştiriyor, üzüm salkımını incinmesini istemezmişçesine itinayla kristal kadehlerin yanına bırakıyordu.

Hala hoş bir hasır kokusu olan çantanın üzerine narin bedeniyle hafifçe eğildiğinde küçücük bir müzik kutusunu fark ediyor, alıyor ve kurma kolunu sonuna kadar acele etmeden çeviriyor ve bırakıyor çalan sevda türküsünü rüzgarlarla uzaklara yollarcasına uzun uzun bakıyor müzik kutusuna ve melodiyle vedalaşıyor, usulca mantar tıpasını çıkardığı şarabı kadehlere doldururken kendisi de kırmızın en gizemli tonunda kadehe doluyordu.

Artık her şey tamamdı saçlarını hafifçe geriye atmasına rağmen buğday teninde bir kaç teli hala süzülüyordu .

Ağlamaklı zerdali rengi bakışlarını kadehten yavaşça kaldırıp sevdiği adamın zifiriden daha karanlık bakışlarına mühürlüyordu.

Uzun süre bir sessizlik oluyor ne o bir şey söylüyor ne de adam karanlığı aydınlatacak tek bir cümlenin kendi ağzından düşeceğini bile bile kara büyülerle kapatılmış gibi açmıyordu kilitli dudaklarını ve dökmüyordu o birkaç kelimeyi…

Sonbaharın belki haftalarca durmayacak yağmurlarının habercisi olan parlak ve kara bulutların arasından çıkan bir şimşek gibi gürültülü bir iç çekişten sonra narin ince kanatlı ateşe uçan bir pervanenin hüznünü andıran avuç açışıyla bozuk paranın parmaklarını arasından kayıp suyun en derinine gömülmesiyle birlikte orada olmayan sandalda, orada olmayan adamın, orada olmayan gözlerinin en derinine bakıp ‘’ gitme ‘’ diye sessiz derinden içinden bir çığlığın dilek olup akmasıyla son buldu küçük ortası delik bozukluğun hikayesi.

Bu yazı Denemeler ve Hikayeler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.