
Şairlerin şiirleriyle unuttuğum duyguları, kelimelerle yaşatma gayretiyle güç buluyorum. Bu devrin insanlarından kaynaklı olsa gerek hissettiğim yerden kırılınca umudum da kırılıyor.
Bugün en huzur bulduğum yerde huzur aradım. Namaz kılmak isteyenlerin abdest almak için gittiği kubbeli şadırvandan akan çeşmesi gibiydi gözlerim. Neden diye sorma bana! Cehennemin diğer
yanıydı bir tarafım. Zalimlerin içinde yanıyor bedenim. Dört yanımdan acılar dokunuyor bedenime.
Gönlü kötülük dolu olan insanlar ne garip? Yıllardır temizlenmeyen virane evin penceresi gibi gönülleri. Kirli gönül pencereleri gibi görüyor öte tarafı.
Ben… ben köhne evlerin arasında sıkışmış tahta kulübeyim. Ne yıkılırlar ne de güneşin rahmetinden faydalanıp aydınlanırlar. O omurgası maneviyatta kayıp insanoğlu maddi varlığın fazlalığı ile kurtuluşa
ereceğini sanır. O yüzden birbirinin yüzündeki hüznü sırtındaki yükü görmeden üstüne basa basa geçer üzerinden.
İnsanın yavrusunu insan yetiştirir. Biz mi yetiştirilemedik? Bizden önceki devrin insanı mı yetiştirilmedi mi ? ah, bu aklı perişan eden soruları kendime çok sordum! Fakat insanın varlığı dünyaya düştüğünden beri hırs, aç gözlülük, kin… varmış. Demek ki bizim mayamız tutmadan şekil
vermişler dünyaya.
Sahip olamadığımız her ne varsa çocuklarımızın sahip olması için yetiştirdik, yetiştiriyoruz da. Meslek sahibi olmak, zengin olmak, iyi giyinmek… insanı insan yapan unsurmuş gibi anlattılar bir sonraki
çağa. Şimdi herkesin herkesi anlamasını bekliyoruz. Maneviyatın maddiyattan üstün olamayacağını bildiğimiz halde maddiyatı maneviyata değişebiliyoruz.
Ve bu mayayla ve de devrin verdiği bu şekilde insandan insanlık beklemek. Sonsuza kadar açların tok, zalimin adil olması kadar imkansız gelir fikrime.
Kalem-i Aşikar