AŞIĞIYIM BENİ ÇAĞIRAN BU SESİN – Gürhan YAZICI

Tengri teg tengride bolmış Türk Bilge Kağan bu ödke olurtum. Sabimin tüketi eşidgil. Ulayu ini yigünüm oğlanım biriki oğuşum budunum biriye şadpıt begler yırıya tarkat buyruk begler Otuz [Tatar … ] (Ergin, Muharrem, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 2016)
Bu metinler, Türkçe yazılmış ve günümüze ulaşan ilk anıt metinlerdir. Bilge Kağan tarafından diktirilmiştir. Bilge Kağan’ın anıtları diktirmedeki amacı, ölen kardeşi Kültigin’in anısını yaşatmak ve Türk milletine yüzyıllar öncesinden seslenmek suretiyle onların dostunu düşmanını bilmesini sağlamaktır.
Orhun Abideleri, Göktürk alfabesiyle yazılmıştır. Bu alfabede dikkat çeken husus, dönemin şartlarını ve Göktürklerin yaşam biçimlerini yansıtmasıdır. Ok ve yay şeklindeki harfler, Göktürklerin sosyal ve askeri hayatı hakkında bizlere ipuçları vermektedir. Dönem itibarıyla Türk milleti, atlı-göçebe kültürünü devam ettirmektedir. Tarım faaliyetleri hayvancılıktan ibarettir. Moğolistan’ın iklim yapısını düşündüğümüzde yeni otlaklar bulmak için Göktürklerin sürekli yer değiştirdiği görülmektedir. Bu kitabelerin anlatımdaki hareketlilik, o günkü yaşam biçimimizin somut bir göstergesidir.
Göktürk kitabelerinde dikkat çeken bir başka husus, bu kitabelerde kullanılan alfabenin ifade gücünün yüksekliğidir. Alfabe gücünün yüksekliğine koşut olarak kitabelerdeki cümlelerin sağlamlığı göze çarpar. Bu durum, Orhun Abideleri’nden önce Türklerin yazılı metinlerinin bulunduğu mefkûresini sağlamlaştırmaktadır.
Orhun Abideleri’nin öncesine gidip sözlü edebiyatımızda mühim bir yere sahip destanlarımıza baktığımızda aynı hareketliliğin ve ifade gücündeki yüksekliğin burada da olduğu dikkatleri çeker.
Destan, her milletin oluşturma melekelerine sahip olacağı bir tür değildir. Köklü bir tarih, hayal gücü, mücadele, kahramanlık, gelişmiş bir dil ve anlatım gücü ister. Türk milleti ve dili bu özelliklerin hepsini haizdir. Günümüze, tamamlanmış bir destanın ulaşmaması, bir destanımızın yayılma evresi devam ederken bir başka destanımızın oluşum evresi içerisine girmesidir. Hal böyle iken destanlarımızın tamamlanmasına pek fırsat kalmamıştır.
Destanlarda kullanılan motifler, o destanı oluşturan milletler hakkında genetik kodlar taşımaktadır. Bu bağlamda, farklı milletlerin destanlarına göz attığımızda, benzer motiflerin olduğu göze çarpar. Benzerlikler içinde ayrılan noktalar ise, o motiflere atfedilen mana yüküdür, motiflerin işlenme şeklidir.
Hem Türk hem de Yunan mitolojisinde kadın önemli bir figürdür. Yunan destanlarında en büyük tanrı Zeus, aynı zamanda kızı olan Hera ile evlenirken Türk destanlarının Müslümanlık öncesindeki evrelerinde dahi, bu tip bir eylemin karşımıza çıkması mümkün değildir. Yunan mitolojisinde kadın müşahhas bir varlık olarak hayatın her merhalesinde karşımıza çıkar, çatışmaların merkezinde yer alır. Türk destanlarında ise kadın, mücerret bir varlıktır ve estetik güzelliğin timsalidir; metalaştırılmamıştır. Yunan mitolojisinde, kadınlar gravürlerde ve birçok görselde resmedilmişken, Türk mitolojisinde böyle bir yaklaşım söz konusu değildir. ( Banarlı, Nihat Sami, Türk Edebiyatı Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1998)
Oğuz Kağan destanına baktığımızda, Türk milletinin savaşçı özelliklerinin ve yiğitliğinin öne çıktığını görüyoruz. Daha doğuşundan itibaren farklı özelliklerle mücehhez Oğuz Kağan, herkesin korktuğu canavarlara karşı erlik dersi vermektedir. Diğer boylarla girdiği mücadelede başlıya baş eğdirmekte dizliye diz çöktürmektedir. Bu destanın dilinde dikkatimizi çeken husus keskin ve sert ifade biçimidir. Bu ifade biçimi, her ne kadar destanda yer ibaresi geçmese de, yaşanılan coğrafyanın çetinliğiyle ilintilidir.
Türk destanlarında bahusus dikkat çeken nokta, nazımla nesrin iç içe olmasıdır. Olayların anlatıldığı yerlerde nesir, duyguların anlatıldığı yerlerde nazım ön plana çıkar. Bu durum, Türk milletinin genlerinde bulunan saz ve söz kültürüyle alakalıdır. Oğuz Kağan destanında da bu kültürün yansımaları görülür. Aşağıdaki şiir Oğuz Kağan destanından alınmış Uygurca bir manzumedir.
Men sinlerge boldum kağan
Almg ya takı kalkan
Tamga bizge bolsun buyan
Kök böri bolsungıl uran
Temur çıdalar bol orman
Av yirde yürüsün kulan
Takı taluy takı müren
kün tuğ bolgıl kök kurıkan
( Göktürk, Mustafa T, Oğuz Kağan, Anonim Yayıncılık, , İstanbul, 2010)
Türklerin İslamiyet’i benimsemesi 8. yüzyıla dayanır. Bu yüzyıldan itibaren Müslüman olmaya başlayan Türkler, Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han döneminde, kitleler halinde İslam’a geçiş yapmıştır. Bu nedenle tarihte varlığı bilinen ilk Müslüman devlet, Karahanlı Devleti olup İslam kültürü etkisinde gelişen Türk edebiyatının elde bulunan en eski örnekleri de bu döneme aittir. Söz konusu dönemde Kur’an surelerini Türkçe yorumlayan tefsir kitaplarının yazıldığı bilinmektedir. Bu dönem tefsir kitaplarında, çoğunlukla Arapça metin altında Türkçe çeviri verilmiştir. Ancak, Karahanlı dönemi Türkçesiyle yazılmış varlıkları bilinen en ünlü eserler, Kutatgu Bilig, Dîvânu Lugâti’t Türk Atebet’ül Hakâyık’tır. (Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ, Ankara, 2011)
İslamiyet’e geçişle önceki dönemlerde görülen bıçkın ifadelerin yerini bu dönemde daha sakin ifadelerin aldığı görülmektedir. İslamiyet’in kabulüyle birlikte Türk medeniyetinde, cihan anlayışının yerine cihat anlayışı ikame etmiştir. İslam inancı, yaşamın merkezine geçmiştir. Yeni bir dini inanca geçişle ilk Türk- İslam anlayışını içeren metinlerde, bu dini tanıtma gaileleri en dikkat çekici husustur. Allah, peygamber, vahdet, saadet gibi kavramlar kesif bir biçimde metinlerde yer almıştır. İslamiyet’i benimsemesinden itibaren Türkler, İslam’ın en büyük ordusu olmuştur. Kılıç tutan ellerin aynı zamanda kalem erbabı da olması Türk-İslam geleneğinin önemli bir verimidir. Dünyanın faniliği ve öteki âlemin bakiliği Yusuf Has Hacib’in Kutatgu Bilig adlı eserinde önemle vurgulanmış ve bu anlayış uzun yıllar edebiyatımızda önemli bir yer edinmiştir.
Bu dünya işi kör oyun ol oyun
Oyunka katılma nerek bu oyun
İdi’n yarlığı kıl özin kulluki
Kalı kılmasa sen anuk tut boyun
( Banarlı, Nihat Sami, Türk Edebiyatı Tarihi, Mili Eğitim Basımevi, İstanbul, 1998)

İslam’a geçişle birlikte Türkçenin üzerindeki yabancı dil tesiri artmıştır. Bu, yazılmış kitapların en yücesi Kur’an dilinin Arapça olmasıyla yakından alakalıdır. Türkçe sevdalısı bazı ediplerimiz, yabancı dilin tesirinden hoşnut değildir. Kaşgarlı Mahmut’un kaleme aldığı Dîvânu Lugâti’t Türk, bu hoşnutsuzluğun somut bir delilidir. Kaşgarlı Mahmut kitabın ön sözünde: “… Okların saplanmasından korunabilmek için, aklı başında olanlara ( Türklerin) halleriyle hâllenmekten başka çare kalmamış.
( Hâlbuki) onlara dert dinletmek ve gönüllerini kazanmak için kendi dilleriyle konuşmaktan daha güzel vasıta yoktur.
Her kim onların diline sığınırsa onu kendilerinden sayıp her türlü tehlikelerden kurtarıyorlar. Bunun içindir ki Türk olmayanlar da Türk diline sığınmakta ve bu vesileyle zarar ve ziyadan kurtulmaktadır.” ifadeleriyle Türklüğün ve Türkçenin önemine değinmiştir. ( Banarlı, Nihat Sami, Türk Edebiyatı Tarihi, Mili Eğitim Basımevi, İstanbul, 1998)
Kaşgarlı Mahmut’un, Türkçenin Arapçadan üstün bir dil olduğunu göstermek ve Araplara Türkçe öğretmek maksadıyla çıkardığı bu kitabı, dilimizin sözlü edebiyat geleneği hakkında bu günlere ulaşan bilgilerinin yegâne kaynağıdır. Bu eserin sonundaki harita, o dönemdeki Türk dünyasını içermesi bakımında da pek değerlidir.
Kaşgarlı Mahmut’tan birkaç yüzyıl sonra, Anadolu erenlerinin önde gelenlerinden Yunus Emre, edebiyat sahnesindeki yerini alır. Onun şiirleri, tasavvufun en derin noktalarına ulaşırken, aynı zamanda İslamiyet öncesi edebiyatımızdaki anlatıma doğru yelken açmıştır. Yunus’un şiirleri çağımızın halk şiiriyle destan dönemi Türk şiiri arasında inşa edilmiş sade fakat gizemli bir köprüdür. Kullanılan kelimeler öz Türkçeye yönelikken şiirinde anlatılanlar Türk- İslam kültürünün önemli bir sentezidir.
Burada aslolan Arapça ya da Türkçe değil, her dönemde önem verdiğimiz estetik zevktir. Kullandığımız kelimeler, çağın ihtiyaçlarına göre farklılık arz edebilir. Önemli olan kelimenin mana itibarıyla içini doldurabilmek onu kendi kültürümüze devşirebilmektir. Nasıl ki anne kelimesini ana, elma kelimesini alma yaptıysak başka kelimeleri de kendimize has bir biçimde ifade edebiliriz.
Ahmet Haşim, lisanı ağaca benzetir. Kelimeler de bu ağaçtaki yapraklar gibi dökülür. Önemli olan yapraklar değil özdür. Yaprağın yerine yeni bir yaprak vücuda gelebilir. Ağacın özü ise toprağa sıkı sıkıya sarılan köktür. Önemli olan yaprağı değil kökü korumaktır. Bu anlamda kelimelerle uğraşmak yerine dil bilgisi kurallarını muhafaza etmek, dili korumak adına daha isabetli olacaktır. Bir dili dil yapan, kelimelerden önce dil bilgisi kurallarıdır. Dünyada hiçbir dil kullandığı kelimelere göre tasnif edilmemiştir fakat yapılarına göre farklı sınıflandırmalara tabi olmuştur. Arif Nihat Asya’nın “Ağıt” şirinin son dörtlüğü, burada ifade ettiklerimizi kanıtlar niteliktedir.

Ben ki ateşle konuşurdum selle konuşurdum
İdil’le Tuna’yla Nil’le konuşurdum
”Sangaryos”u ”Sakarya” yapan
”İkonyom”u ”Konya” yapan
Dille konuşurdum
Yunus Emre, Türkçe kelam ederek bütün dünyaya seslenen ve bir olmayı salık veren büyük bir ediptir. Tevazu, hayatın faniliği, Allah’la bir olmak onun şiirlerinin temel yapı taşlarıdır. O, şiirlerini yazarken İslam’ın vaat ettiği birliği, beraberliği, huzur içinde yaşamayı şiirlerinde tebliğ etmiştir. Bu tutum, Türklerin kendine düşmanlık yapmayan her millet için takındığı genel tavırla yakından alakalıdır.
HAK CİHANA DOLUDUR

Hak cihana doludur
Kimseler Hakk’ı bilmez
Onu sen senden iste
O senden ayrı olmaz

Dünyaya inanırsın
Rızka benimdir dersin
Niçin yalan söylersin
Çün sen dediğin olmaz

Ahret yavlak ıraktır
Doğruluk gey yaragtır
Ayrılık sarp firaktır
Hiç varan geri gelmez

Dünyaya gelen göçer
Bir bir şerbetin içer
Bu bir köprüdür geçer
Cahiller onu bilmez

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünyaya kimse kalmaz

Yunus sözün anlarsan
Ma’nisini dinlersen
Sana bir amel gerek
Bunda kimesne kalmaz

( Rüzgar, Esen, Yunus Emre Hayatı- Şiirleri, Liya Kitap, Ankara, 2014)

Aynı çağrıyı, Âşık Veysel de yinelemiştir. Bu da gösterir ki çağ değişse de bir milleti millet yapan unsurlar değişmez. Kültür, örf ve ananelerimiz halkın havsalasında aynen yer edinir. Günü ve vakti geldiğinde özü kaybetmemek kaydıyla yeniden ortaya çıkar.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabbül alemindir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyim geldi sırası
Kürtü Türkü ne Çerkezi
Hep Ademin oğlu kızı
Beraberce şehit gazi
Yanlış var mı ve neresi
Kurana bak İncile bak
Dört kitabın dördü de hak
Hakir görüp ırk ayırmak
Hakikatte yüz karası
Binbir ismin birinden tut
Senlik benlik nedir sil at
Tuttuğun yola doğru git
Yoldan çıkıp olma asi
Yezit nedir, ne kızılbaş
Değil miyiz hep bir kardaş
Bizi yakar bizim ataş
Söndürmektir tek çaresi
Kişi ne çeker dilinden
Hem belinden, hem elinden
Hayır ve şer emelinden
Hakikat bunun burası
Şu alemi yaratan bir
Odur külli şeye Kadir
Alevi Sünnilik nedir
Menfaattir varvarası
Cümle canlı hep topraktan
Var olmuştur emir Haktan
Rahmet dile sen Allahtan
Tükenmez rahmet deryası
Veysel sapma sağa sola
Sen Allahtan birlik dile
İkilikten gelir bela
Dava insanlık davası…
Âşık Veysel ile hemen hemen aynı dönemde yaşamış İngiliz şair Rudyard Kipling ise bir şiirinde şu ifadeleri kullanmıştır. “ Ey beyaz adam, al sırtına tekrar ağır yükünü/ Gönder güçlü ırkını uzaklara” ( Garaudy, Roger, Hatıralar, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 2015)
Bu şiirler, iki medeniyet arasındaki kutuplaşmanın net bir göstergesidir. Birisi ayrıştıran diğeri birleştiren…
Farklı yüzyıllarda yaşamalarına rağmen Âşık Paşa ve Ali Şîr Nevâyî, Türkçenin ilim ve bilim dili olması için müthiş bir gayret sarf etmişlerdir. Eserlerini Türk diliyle kaleme almaya özen göstermişlerdir. Aynı tutum, divan edebiyatının Türkî i Basit akımını savunan şairlerde de görülür. Necati Bey, Baki, Şeyhülislam Yahya, Nedim gibi divan edebiyatı şairleri de yer yer sade Türkçeyi savunan bir üslupla neşideler sunmuştur.
Bu hareketleri önemsemekle birlikte unutulmamalıdır ki dil içinde bulunduğu koşullardan etkilenen bir unsurdur. Divan edebiyatını Türkçe değil diye bir kenara atmak, en az altı yüzyıllık tarihimizden vazgeçmek demektir. Bu, bir kültürün neticesidir. Dilimizde Arapça, Farsça kelimeler fazlasıyla yer almıştır ama bu şairler o dönemdeki akımların ve Osmanlı sanat anlayışının ürünüdür. Mevlana, hiçbir eserini Türkçe yazmamasına rağmen, hepimiz için ortak bir değerdir çünkü vermiş olduğu mesajlar Türk – İslam kültürünün somut bir vesikasıdır. Ahmedî, Fuzulî, Nedim, Nef’î, Zâtî, Bağdatlı Ruhî, Şeyh Gâlip ve daha ismini zikretmediğimiz birçok şair; Türk dili ve edebiyatın değerli birer abidesidir. Divan edebiyatını kapsayan şairlerin Osmanlı Devleti’nin himayesinde olduğu unutulmamalıdır. Bunu ifade etmemizdeki gerekçe, Osmanlı Devleti’nin üç kıtaya hükmetmesidir. Fatih Sultan Mehmet’in, kimsenin diline, dinine karışmamasının yani hoşgörü kültürünün doğal bir uzantısıdır.
Şeyh Galip, şiirimizdeki imgelere sınıf atlatan, başka bir lisan tekellüm eden, hayal denizini mumdan kayıklarla geçen bir şairimizdir. Divan edebiyatına yapılan eleştirilerin en şiddetlilerine maruz kalmıştır. Fakat unutulmamalıdır ki onun yaşadığı dönemde Türk musikisinin en değerli şahıslarından Dede Efendi ve Türk hat sanatının doruk noktalarından Mustafa Râkım Efendi de bulunmaktadır. Osmanlı’nın en debdebeli çeşmelerinden biri sayılan Sultan Ahmet Çeşmesi, bu dönemin eserlerindendir. Hâl böyle olunca Şeyh Galip’i soyut bulmak ve hayal içinde olduğunu beyan etmek, dönemin bedii zevkini görmezden gelmek demektir. ( Ayvazoğlu, Beşir, Kuğunun Son Şarkısı, Kapı Yayınları, İstanbul, 2014)
Halit Ziya’dan “Ben Türkçenin ezeli bir âşıkıyım. Hepimiz öyle değil miyiz? Türkçeyi muhtelif devirlerinde, muhtelif libaslarla, muhtelif şekillerde gördüm ve sevgilimi o şekiller, o libaslar altında kendi cevherinde sevdim.
Ben eski Bâbıâli kâtiplerinden işittiğim süslü dili sevdiğim gibi, Aksaray’da karpuz sergisinde müşteri ayartmak için çığırtkanlık eden Türk delikanlısının türlü zarafetlerle dolu olan Türkçesini de sevdim.
Ben divan edebiyatının gazelleriyle mest oldum. Fakat sevgili İzmir’imin, ismini yâd ettikçe ciğerimi sızlatan sevgili İzmir’in İkiçeşmelik kızının incir işlediği esnada okuduğu Türkçe şarkıya da mest oldum…” (Türk Dili ve Kompozisyon Dersleri, Bayrak Basım, İstanbul)
Sözlü edebiyat döneminden koşukların, saguların; ilk yazılı metinlerimiz olan Göktürk kitabelerinin, bizi heyecana gark eden, gâh saz çalıp gâh söz söyleyen Dede Korkut’un, destanların; hayal ikliminde yüzdüren divan edebiyatının; Tanzimat döneminin gür sesli şairi Namık Kemal’in; halk şiirinin pirleri Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun, Pir Sultan’ın, Köroğlu’nun, Âşık Veysel’in, Neşet Ertaş’ın; Allah’a ulaşmaktan gayrı düşüncesi olmayan Yunus Emre’nin, Mevlana’nın; Semaver’de çocuğunu işe göndermek için sabah ezanında kaldıran annenin, Eskici’de kendi dilinde konuşacak birini arayan Hasan’ın bize seslendiği bu sesin âşığıyım

Gürhan YAZICI

Bu yazı Gürhan YAZICI İle Kitapların Sesi kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir