HAKKÂRİ’DE BİR MEVSİM-Ferit EDGÜ

dada

İçimizdeki Tufan: Ben Kimim Sorusu

Hakkâri’de Bir Mevsim, Varoluşçu felsefenin temelleri üzerine inşa edilmiş bir roman. Kitabın kahramanının temel sorunu, kendini anlama ve içinde bulunduğu yer itibariyle anlamlandırma çabasıdır. Bazen varlığı anlamak için her ne varsa yok etmek gerekir. Ferit Edgü, Hakkâri’de Bir Mevsim’e tufan sahnesiyle başlayarak geçmişi yok etmenin yolunu bulmuştur. Nuh tufanını çağrıştıran bir analojiyle denizlerin yalnızlığından dağların yalnızlığına dikey geçiş yapmıştır.

Dağlar! Kitabın kahramanının ne kadar yabancı olduğu bir yer! Bundan önceki hayatında daha önce hiç görmediği insanlar ve yaşam şekilleri… Kurtlar, kuşlar, hedik, yabancı bir dil, çaresizlik, teslimiyet, sıradanlık, yoksulluk, bebek ölümleri, acılar, acıtmayan acılar, öğretmek, öğrenmek… Öğretirken öğrenmek… Ben kimim? Denizden 2100 metre yükseklikte bu unutulmuş şehirde ne işim var? Niçin buradayım?

Kitabın kahramanı olan öğretmenin yaşadığı tufan, onun sadece içinde bulunduğu zamanı sorgulamasına sebebiyet vermekle kalmaz; bitimsiz sorgulamalarla geçmişinin yok olan parçalarını da derinlemesine irdelemesine neden olur.

İnsanın kendini ve yaşamı anlaması için, yalnızlığa ve sessizliğe ihtiyacı vardır. Bazen de hiç alışık olmadığı yerlerde zaman geçirmeye… Alışık olmadığımız yerlerde zaman geçirmemizin nedeni, aslında bir çeşit deneme yanılma yöntemiyle ait olduğumuz yaşam biçimini bulma uğraşıdır. Bu deneme yanılmalar, çoğunlukla yanılmalarla neticelenir. Bu durum tıpkı, çözümünü bilmediğimiz bir soruyla karşılaştığımızda şıkları kullanarak çözüme ulaşma eylemimize benzemektedir.

Anlatıcı, öğretmen olarak gittiği Pirkanis köyünde, hayatın sunduğu şıkları deneyerek kimliğini bulmak için, içinde bulunduğu koşulları ve insanları anlamlandırmaya çalışıp özneyi, yani kendini anlamaya çalışır. Bu hiç de kolay değildir; çünkü öğretmenin de dediği gibi, anlamak ortak bir dil gerektirir. Ortak dil ise ortak yaşam, ortak bilgi, ortak birikim, ortak düş, kimi zaman da ortak düşüş demektir. Hâlbuki köylüler öğretmene, öğretmen köylülere ve her iki taraf da birbirlerinin dillerine yabancıdır. Bu durum, kimlik arayışını daha da can yakan bir boyuta ulaştırır. Dilini bilmediği öğrencilere onların da bilmediği bir lisanla seslenmek zorunda kalır. Hal böyle olunca kimlik bunalımı ve yabancılaşma hat safhaya çıkar. İçinde bulunduğu koşullardan bir an önce kaçıp kurtulmak ister.

Zamanla buradaki insanların yarım kalmışlıklarını, kış uykusuna dalmış koca bir şehri, çaresizce yitip giden bebeleri gördükçe aidiyet duygusu içine girer. Kaçmak yerine mücadele etmek, bir derde çare olmak, insanların sıkıntılarını mevki ve makamlara serd etmek, kader sanılan yazgıyı değiştirmek için, elinden geleni yapar. Bu eylemleri gerçekleştirirken de yabancı olduğu toplumun dilinden meramını dile getirecek kadar kelime öğrenir. O da yirmi bir öğrencisine kendi dilinden yüz civarında kelime öğretir. Yabancılık, kısmen yerini aşinalığa terk eder. Ortak dilin dışında ortak yaşam, ortak acı, alın yazısına karşı birlikte mücadeleyle yaşanmışlıklar daha da büyür. Ortak bir anlayış vücuda gelir. Toprağa fidan diker gibi, vakur bir tavırla son yolculuğuna uğurlanan bebeler, öğretmenin iç dünyasını hercümerç eder. En az o bebelerin aileleri kadar, öğretmeni de derinden sarsar. Ortak acılar… Ortak yorgunluklar… Ortak çıkmaz yollar…

Öğretmen, ben kimim sorusuna, henüz cevap verebilecek durumda değildir; fakat Pirkanis köyündekilerin kim olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlar. Kendi yaşantısında ise kaybettiği yolu bulmak fikri, yerini yeni bir yol aramak fikrine tebdil eder.

Yokluk hem öğretmenin hem de köylülerin ortak dili olur. Kitabın 118. sayfasındaki “Hadi çocuklar, dedim, dersimiz oyun. Dışarı çıkalım. Hep birlikte bir kardan adam yapalım. Burnuna koyacağımız havuç yok, ne yapalım biz de gözlerini oyarız. Eline vereceğimiz süpürge yok, ama bir çifte veririz.” sözleri yokluğu çarpıcı bir biçimde gözler önüne serer. İlerleyen sayfalarda, öğretmenle Alaaddin’in yaptığı konuşa, hacim olarak fazla yer kaplamamakla birlikte içerik ve hissiyat cihetiyle bütün romanı, bütün yaşananları, Hak. ilinin kuru bir toprak misali çatlayan çehresini, bu topraklardaki yoksulluk ve çaresizliği okurun hafızasına kazır.

“Alaaddin geliyor. Gece.”
“Hoca, benim kardeş hasta, diyor.
Nesi var? diyorum.
Ateşi var çok, diyor. Ölecek
İlaç vereyim mi? diyorum.
Hayır, portakal ver, diyor.
Portakal yememiştir hiç.”

Bir şiiri andıran bu ifadeler, bu kısacık cümleler, sonsuz uzanıyor içimize. Güneşli bir günün ardından, soğuk havayı taşıyan bulutların, sıcak havaya nüfuz etmesiyle ortaya çıkan kesif bir sis tabakası gibi kaplıyor içimizi. Ölüm kaçınılmaz, yazgı değişmez; ilaç ne çare… Hiç olmazsa portakalın tadını bilerek gitsin zavallı. Yoksulluk ve çaresizlik, ıslak bir elbise gibi yapışmış bedenimize. İşte ortak bir yazgı daha…

Yavaş yavaş anlıyor öğretmen buradaki insanları. Mesela değişmiyor ne yaparsa yapsın çocukların kaderleri. Nereye dilekçe yazsa aşina cevaplar alıyor. Bu cevapların hepsi umut vaat ediyor. Neticede bu umutlar buhar olup uçuyor. Eylemsizlik… Bıçak gibi keskin, uzay gibi sonsuz…

Gökyüzüne komşu olan bu diyarda, öğretmen, hukukun nasıl işlediğini idrak etmekte güçlük çekiyor. Neden kimse öldürülenlerin arkasındaki sır perdesini aralamak istemiyor; bu insanların niçin öldürüldüklerini sorgulamıyor istintaklarıyla beynini kemiriyor. “Uzatmalı” adlı karakter bir soru üzerine öğretmene: “Burda, gelen gelir, alan alır, vuran vurur, vurulan ölür. Kim vurdu? diye sorarsın. Kimse bilmez. Herkes bilir. Hiçbiri ağzını açıp söylemez. Bırakırsın. Çünkü vuranı bir başkası vurur. Diyeceksin ki, Peki hukuk nerde, kanun nerde? Dağın hukuku, kanunu da bu, Öğretmen.” cevabını veriyor. Başka bir hukuk sistemini anlıyor sonra. Yazılanın ötesinde şartların gerektirdiği bir hukuk sitemi…

Karlar eriyor, yollar açılıyor; Pirkanis köyüne, okulu ve öğretmeni teftiş etmek için müfettiş geliyor. Müfettiş, yaptıklarından ötürü öğretmene teşekkür ediyor ve artık buradan ayrılabileceğini salık veriyor. Yolculuk vakti gelip çatıyor. Heybesinde bir dünya soruyla gelen ve bu sorularına sorular ekleyen öğretmen, buradaki insanların hayata bakış açılarını, kim olduklarını öğreniyor. Onları tanımaya başladıkça kendiyle ilgili bir aydınlanma sürecinden geçiyor. Kim olduğunu bilmese de kim olmadığının farkına varıyor. “Ben kimim” sorusuna cevap bulabilmek için, kendisine tahsis edilen teknesiyle bir başka yanılma deneme seansına yelken açarken ardında yorgun bir şehrin gittikçe kaybolan buğusunu bırakıyor.

Gürhan YAZICI

Bu yazı Gürhan YAZICI İle Kitapların Sesi kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

HAKKÂRİ’DE BİR MEVSİM-Ferit EDGÜ için 3 cevap

  1. Lavinia Piraye der ki:

    Doğuda görev yapmış bir öğretmen olarak yazınız merak uyandırdı bende. Bu kitabı kesinlikle okuyacağım.

    • Gurhan der ki:

      Amaç hasıl olmuş demektir sayın hocam. Ferüt Edgü biçim ve biçem olarak beni benden aldi. Siz de etkilendiğiniz kitapları paylaşirsaniz okumak isterim. Iyi aksamlar dilerim. Ilgilendiginiz icin tesekkur eserim

    • Gurhan der ki:

      Amaç hasıl olmuş demektir sayın hocam. Ferüt Edgü biçim ve biçem olarak beni benden aldi. Siz de etkilendiğiniz kitapları paylaşirsaniz okumak isterim. Iyi aksamlar dilerim. Ilgilendiginiz icin tesekkur ederim

Yorumlar kapalı.